Yemek yemek yalnızca biyolojik bir ihtiyaç değildir. İnsan, kimi zaman karnını doyurmak için değil; sakinleşmek, rahatlamak, boşluk hissini bastırmak, stresini azaltmak ya da yalnızlığını hafifletmek için de yemek yer. Özellikle modern yaşamın hızında, bastırılan duyguların en kolay çıkış yollarından biri çoğu zaman yemek olur. Gün içinde yaşanan stres, kaygı, değersizlik hissi, yoğun sorumluluklar ya da duygusal yoksunluk; kişinin farkında olmadan yiyeceklere yönelmesine neden olabilir. İşte bu noktada karşımıza duygusal açlık kavramı çıkar.
Duygusal açlık, fiziksel açlıktan farklı olarak bedenin değil, duyguların beslenme arayışıdır. Fiziksel açlık yavaş yavaş gelişirken; duygusal açlık aniden ortaya çıkar ve genellikle yoğun bir şekilde belirli yiyeceklere yönelimle kendini gösterir. Kişi aslında aç değildir ancak zihinsel ve duygusal yükünü hafifletmek için yemek yemeye ihtiyaç hisseder. Özellikle şekerli, karbonhidrat ağırlıklı ya da hızlı haz veren yiyecekler bu süreçte daha fazla tercih edilir.
Birçok insan zaman zaman duygusal yeme davranışı gösterebilir. Ancak bu durum sürekli hale geldiğinde kişinin hem psikolojik hem de fiziksel sağlığını etkileyebilir ve bazı yeme bozukluklarının gelişimine zemin hazırlayabilir. Çünkü yemek, yalnızca açlığı gidermeye değil; duyguları düzenlemeye hizmet etmeye başladığında kişi bedeninin sinyallerinden uzaklaşır.
Yeme bozuklukları günümüzde giderek daha sık karşılaşılan psikolojik sorunlar arasında yer almaktadır. Anoreksiya nervoza, bulimia nervoza ve tıkınırcasına yeme bozukluğu gibi klinik tabloların altında çoğu zaman yalnızca kilo kaygısı değil; kontrol ihtiyacı, düşük benlik saygısı, travmatik yaşantılar, duygusal ihmal ve bastırılmış duygular bulunur. Kimi birey yemek yemeyi kontrol ederek güçlü hissetmeye çalışırken, kimi birey ise yemek aracılığıyla duygusal boşluğunu doldurmaya çalışır.
Özellikle sosyal medyanın beden algısı üzerindeki etkisi, “kusursuz görünme” baskısı ve sürekli karşılaştırma hali bireylerin bedenleriyle ilişkisini daha kırılgan hale getirebilmektedir. İnsanlar yalnızca nasıl göründükleriyle değil, nasıl hissettikleriyle de mücadele etmektedir. Ancak çoğu zaman duygular konuşulmadığında beden konuşmaya başlar.
Duygusal açlık çoğunlukla çocukluk döneminde öğrenilen baş etme biçimleriyle ilişkilidir. Çocuk ağladığında yiyecekle susturuluyorsa, üzgün hissettiğinde ödül olarak yemek veriliyorsa ya da sevgi yiyecek üzerinden gösteriliyorsa, kişi ilerleyen yaşamında da duygularını yemekle düzenlemeyi öğrenebilir. Bu nedenle bazı bireyler stresli hissettiklerinde otomatik olarak mutfağa yönelir. Çünkü yemek, onlar için yalnızca besin değil; rahatlama aracıdır.
Bazı yiyecekler belirli duygularla daha fazla ilişkilendirilebilir. Örneğin, öfke ve gerginlik anlarında cips gibi yüksek ses çıkaran, yoğun kıtırlık hissi veren yiyeceklere yönelim artabilir. Bu durum bazen kişinin içsel gerginliğini dışa vurma ve rahatlama ihtiyacıyla bağlantılı olabilir. Mutsuzluk, yalnızlık ya da duygusal boşluk hissedildiğinde ise çikolata gibi serotonin ve haz duygusunu kısa süreli artıran yiyecekler daha sık tercih edilebilir. Kişi çoğu zaman farkında olmadan duygularını düzenlemek için yiyecekleri bir araç haline getirir. Ancak bu rahatlama kalıcı olmadığı için duygular tekrar ortaya çıkar ve kişi yeniden yeme davranışına yönelebilir.
Duygusal yeme davranışında kişi genellikle ne hissettiğinin farkında değildir. “Canım bir şeyler çekiyor” düşüncesinin altında çoğu zaman bastırılmış bir duygu bulunur. Öfke, yalnızlık, reddedilmişlik hissi, kaygı, başarısızlık korkusu ya da değersizlik duygusu yemekle kısa süreliğine bastırılabilir. Yemek yemek anlık bir rahatlama sağlasa da sonrasında suçluluk, pişmanlık ve kontrol kaybı hissi ortaya çıkabilir. Böylece kişi yeniden kötü hisseder ve tekrar yemek yemeye yönelir. Bu durum zamanla bir döngüye dönüşebilir.
Tıkınırcasına yeme bozukluğu özellikle duygusal açlıkla yakından ilişkilidir. Bu durumda kişi kısa sürede normalden çok daha fazla miktarda yemek tüketebilir ve yemek yerken kontrolünü kaybettiğini hissedebilir. Yeme davranışı sırasında fiziksel açlık bulunmasa bile yoğun bir dürtü hissedilir. Sonrasında ise çoğunlukla utanç ve suçluluk yaşanır. Bulimia nervozada aşırı yeme davranışının ardından kusma, aşırı egzersiz ya da aç kalma gibi telafi davranışları görülebilir. Anoreksiya nervozada ise kişi kilo alma korkusuyla yemek yemeyi ciddi ölçüde kısıtlayabilir. Tüm bu tabloların ortak noktasında çoğu zaman duygularla kurulan zorlayıcı ilişki yer alır.
Yeme bozuklukları yalnızca “irade eksikliği” olarak değerlendirilmemelidir. Bu durum, psikolojik, biyolojik ve çevresel etkenlerin bir araya gelmesiyle oluşan ciddi ruh sağlığı problemleridir. Kişinin yaşadığı duygusal yük beden üzerinden kendini ifade ediyor olabilir. Bu nedenle yalnızca yeme davranışına odaklanmak çoğu zaman yeterli değildir; kişinin neyi bastırdığına, neyi taşıyamadığına ve hangi duygularla baş etmekte zorlandığına da bakmak gerekir.
Terapi süreci bu noktada önemli bir alan açar. Çünkü terapi, kişinin yalnızca “neden yemek yediğini” değil, “ne hissettiğini” fark etmesine yardımcı olur. Duygusal açlığın altında yatan ihtiyaçlar keşfedildikçe kişi yemekle kurduğu ilişkiyi daha sağlıklı hale getirebilir.
Ayrıca bireyin bedenini yalnızca görüntüsü üzerinden değerlendirmemesi de oldukça önemlidir. Günümüzde birçok insan bedenine karşı oldukça sert davranmakta ve kendini sürekli eleştirmektedir. Oysa beden, yalnızca estetik bir nesne değil; kişinin yaşamını taşıyan bir bütündür. Bedenle savaşmak yerine onun sinyallerini anlamaya çalışmak psikolojik iyilik halini destekler.
Duygusal açlık çoğu zaman fark edilmeyen ancak kişinin ruhsal dünyasıyla doğrudan ilişkili bir süreçtir. İnsan bazen yalnızca yemek istemez; anlaşılmak, görülmek, sakinleşmek ya da duygusal olarak doyurulmak ister. Ancak duygular ifade edilmediğinde ya da sağlıklı yollarla düzenlenemediğinde yemek, geçici bir kaçış alanına dönüşebilir.
Yeme bozuklukları ise yalnızca beslenme ile ilgili problemler değil; kişinin kendisiyle, bedeniyle ve duygularıyla kurduğu ilişkinin bir yansımasıdır. Bu nedenle bu sorunlara yaklaşırken yargılayıcı değil, anlayıcı bir bakış açısına ihtiyaç vardır. “Neden duramıyor?” sorusundan önce “Ne hissediyor olabilir?” sorusunu sorabilmek önemlidir.
İyileşme süreci yalnızca yeme davranışını değiştirmekle değil; kişinin duygularını tanıması, kendine şefkat geliştirmesi ve ihtiyaçlarını fark etmesiyle mümkündür. Çünkü bazen gerçekten aç olan mide değil, duygulardır.


