Modern toplumda en sarsıcı şiddet türlerinden biridir. Bir gencin öldürme amacıyla bir okula girmesi durumunda akla gelen ilk soru, bunun sebebinin ne olduğudur. Cevap arayışı, bilim insanlarını birçok farklı yola yönlendirmiştir. Genel halk ise bu konuda suçlayacak bir şey bulmaya çalışıyor gibi görünmektedir: bilgisayar oyunları, şiddet içerikli televizyon programları, zorbalık, çocuk istismarı, genetik faktörler, devlet politikaları, yoksulluk, silahlara kolay erişim ve daha fazlası. Ancak bilimsel olarak bazı örüntüleri tespit edebilsek de, okul saldırganlarının psikolojisi, birçok tartışmalı faktörün kesişiminden oluştuğu için tek ve evrensel bir açıklamaya indirgenemez. Bu makale, okul saldırganlarının psikolojik yapısını, sosyal dünyalarını, onları şekillendiren kültürel faktörleri ve saldırılarının öncesinde sergiledikleri davranış örüntülerini incelemek üzere, okul saldırganları üzerine yapılan araştırmaları bir araya getirmektedir.
Saldırganların Sosyal Dünyası
Okul saldırganlarının en tutarlı olarak belgelenmiş özelliği, sosyal ortamlarda reddedilme deneyimleri yaşamalarıdır. Leary ve arkadaşları (2003), inceledikleri 15 okul saldırısından 12’sinde faillerin kötü niyetli şakalar, zorbalık veya dışlanma döngüsüne maruz kaldığını bulmuştur. Vakaların yaklaşık yarısında, failler yakın zamanda şiddetli bir reddedilme deneyimi yaşamışlardır; bu deneyimlerin en yaygını romantik ayrılıklardır. Sommer ve arkadaşları (2014), 35 çalışmayı sistematik olarak inceledikleri derlemelerinde, faillerin %88,1’inin okul ortamında herhangi bir tür olumsuz sosyal etkileşim yaşadığını bildirmiştir. Ancak Rocque (2012), zorbalık ile silahlı okul saldırıları arasındaki ilişkinin tek yönlü olmadığını belirtmiş; bazı saldırganların kendilerinin de zorba olduğunu ya da akranları arasında oldukça popüler olduklarını kaydetmiştir. Ayrıca, az sayıda saldırganın örnek öğrenci olarak bile nitelendirildiği belirtilmiştir.
Baird ve arkadaşları (2017) bir başka önemli çevresel boyutu daha eklemiştir. Silahlı saldırıların meydana geldiği okulların öğrenci sayısının ortalamadan önemli ölçüde yüksek olduğunu ve saldırganların, öğrenci-öğretmen oranının daha düşük olduğu, daha küçük ve daha destekleyici okullardan, daha büyük ve daha az kişisel okullara geçiş yapmış olma olasılığının daha yüksek olduğunu bulmuşlardır. Wike ve Fraser (2009) da benzer şekilde okul bağının önemini vurgulamış ve neredeyse tüm okul saldırılarında faillerin okullarına, öğretmenlerine veya akranlarına çok az bağlılık hissettiklerini belirtmiştir. Ayrıca, öğrencilerin öğretmenleriyle veya diğer yetişkinlerle endişelerini paylaşmaktan çekindikleri bu yüksek riskli okullarda “sessizlik kuralları” olduğunu tespit etmiştir. 20 Amerikalı okul saldırganını inceleyen bir başka araştırma, büyük aile çatışmalarının da yaygın bir faktör olduğunu ortaya koymuştur; bu çatışmalar arasında boşanma, aile içi şiddet, madde bağımlılığı ve aile içinde sözlü taciz gibi ciddi sorunlar yer almaktadır (Vitz & Faria, 2020).
Bununla birlikte, reddedilme ve istismarın rolüne ilişkin çelişkili kanıtlar da bulunmaktadır. Langman (2008), vaka çalışmasında yer alan 35 saldırganın yalnızca %6’sının kendilerine sataşan öğrencileri özellikle hedef aldığını belirtmiştir. Saldırganların zorbalığın kurbanı olmaları, bu durumun saldırıya neden olduğu anlamına gelmediğini savunmuştur. Görünüşe göre, sosyal dışlanma önemli olsa da, vakalar arasında tek tip bir durum sergilemiyor ve şiddeti açıklamak için tek başına yeterli değil.
Saldırganlar Kendilerini Nasıl Görüyor?
Sosyal faktörlerin ötesine geçerek, narsisizm ve tehdit altındaki egoizmin rolünü incelemek önemlidir. Twenge ve Campbell (2003), şiddetli narsistik özellikleri olan bireylerin sosyal reddedilme deneyiminden sonra toplum geneline kıyasla önemli ölçüde daha öfkeli ve saldırgan olduklarını göstermiştir. Narsistlerin sosyal kabul gördükten sonra daha saldırgan olmamaları, şişirilmiş bir benlik algısı ile reddedilmenin birleşiminin şiddetin güçlü bir öngörücüsü olduğunu göstermektedir. Bu, Baumeister ve arkadaşları (1996) tarafından önerilen daha geniş teorik çerçeveyle bağlantılıdır; yazarlar, geleneksel inanışın aksine şiddete neden olanın düşük benlik saygısı değil, tehdit altındaki egoizm olduğunu savunmuşlardır. Bir kişinin şişirilmiş benlik algısı, dışsal geri bildirimler tarafından sorgulandığında, bu kişi üstünlük duygusunu geri kazanmak için agresif tepkiler verebilir. Bandura (1999), bireylerin şiddete karşı ahlaki engelleri nasıl aştıklarına dair tamamlayıcı bir açıklama sunmuştur. Bandura’nın “Ahlaki Çözülme” teorisi, faillerin ahlaki gerekçelendirme, sorumluluğu kaydırma gibi mekanizmalar aracılığıyla insanlık dışı davranışlarını nasıl haklı gördüklerini açıklamaktadır.
Kültürel Faktörler: Toksik Maskülenite, Şöhret Peşinde Koşanlar, Sosyal Medya ve Şiddet
Saldırganların ırkı veya ekonomik durumu, özellikle ABD’de kamuoyunun tartışmayı bir türlü bitiremediği bir konu olmuştur. Ancak, tüm okul saldırılarında en yaygın olan gerçek örüntü, faillerin cinsiyetidir; neredeyse hepsi erkeklerden oluşmaktadır (Kimmel & Mahler, 2003). Kimmel ve Mahler, saldırganların rastgele şiddet uyguladıklarını değil, belirli bir taciz biçimine tepki verdiklerini ortaya çıkarmıştır: cinsel ve cinsiyet kimliği üzerinden taciz. Utangaç, hassas veya egemen erkeklik normlarına uymayan erkek çocuklar, gerçek cinsel yönelimlerinden bağımsız olarak acımasızca alay konusu yapılmışlardır. Bu analizde, silahlı saldırılar, sorgulanmış olan erkekliklerini geri kazanmak için yapılan şiddet içeren bir girişim olarak değerlendirilmiştir. Rocque (2012), bu erkeklik kimliği açıklamasını çeşitli kültürel teorilerden biri olarak ele almış ve Kimmel’in çalışmasının, saldırganların cinselliklerinin sıklıkla sorgulandığı ve geleneksel erkeklik ile silah kültürüne daha fazla önem veren muhafazakâr eyaletlerden geldiklerini vurguladığını belirtmiştir.
Lankford (2016) başka bir kültürel unsur daha tespit etmiştir: şöhret arzusu. Araştırmasında, şöhret peşinde koşan 24 saldırgan tespit etmiştir. Bu suçlular, diğer saldırganlara kıyasla önemli ölçüde daha gençtir ve onlardan iki kat fazla kurbanı öldürmüş veya yaralamışlardır. Ayrıca, potansiyel okul saldırganlarının geçmişteki okul saldırganlarından etkilendikleri sıklıkla görülmektedir; onları “kardeş” veya “öncü” olarak görme eğilimindedirler. Lankford ve Silva (2025), kitlesel saldırganlar arasında ideolojik aşırılıkçılığı inceleyerek bu araştırma alanını genişletmiştir. Araştırmacılar, ABD’deki saldırganların yaklaşık dörtte birinin ekstrem ideolojik görüşleri benimsediğini tespit etmiştir. Günümüzde sosyal medya, birçok çarpık görüş ve ekstrem ideolojilere sahip insanların birbirlerini destekleyip cesaretlendirdiği bir yankı odası oluşturmaktadır. Ancak Lankford ve Silva, birçok diğer saldırganın basit bir sınıflandırmaya uymayan farklı, hatta çelişkili inançlara sahip olduğunu da belgelemişlerdir.
Şiddet içeren medyanın okul saldırganları üzerindeki etkisi de geniş çapta tartışılmıştır. Anderson ve arkadaşları (2017), şiddet içerikli ekran medyasının saldırganlığın artması için nedensel bir risk faktörü oluşturduğuna dair ikna edici kanıtlar sunmuşlardır. Ancak Markey ve Markey (2010), belirli bir kişilik özellikleri kombinasyonuna sahip çok az sayıda bireyin şiddet içeren video oyunlarından olumsuz etkilendiğini göstererek önemli bir sınırlama getirmiştir. Fox ve DeLateur (2013) de benzer şekilde, şiddet eğilimli kişilerin genellikle şiddet içeren eğlenceye ilgi duyduklarını, ancak şiddet içerikli medya tüketicilerinin büyük çoğunluğunun olumsuz etkilenmediğini belirterek nedensel bir çıkarımın belirsiz olduğu konusunda uyarıda bulunmuşlardır.
Uyarı İşaretleri ve Saldırıları Önceden Tahmin Etmeye Çalışmak
Literatürde, okulda yaşanan silahlı saldırıların nadiren dürtüsel olduğu konusunda genel bir mutabakat vardır. Fox ve DeLateur (2013), kitlesel katillerin aniden “çıldırmadığını”, aksine saldırılarını günler, haftalar veya aylar boyunca planladığını belirtmişlerdir. Meloy ve O’Toole (2011), sızıntı olgusunu hedefli şiddeti öngören birkaç uyarıcı davranıştan biri olarak belgelemiştir. Sızıntı, sözlü tehditlerden günlük yazıları, manifestolar, çevrimiçi paylaşımlar ve videolara kadar birçok farklı şekilde ortaya çıkabilmektedir. Bununla birlikte, araştırmacılar kritik bir zayıf noktaya da işaret etmişlerdir: Saldırganların bu “sızıntılarına” tanık olanlar, genellikle “Üçüncü Kişi Etkisi” nedeniyle bu durumları önemsememekte veya bildirmemektedir. Wike ve Fraser (2009) da benzer şekilde, öğrencilerin akranlarıyla ilgili endişelerini güvenle bildirebilmeleri için sessizlik kurallarını yıkmanın önemini vurgulamıştır.
Öte yandan, Swanson ve arkadaşları (2015), mental sorunlar ve silahlı şiddet üzerine epidemiyolojik kanıtları incelemiş ve ciddi mental sorunların şiddet riskindeki artışla mütevazı bir şekilde ilişkili olduğunu bulmuşlardır. Ancak mental sorunları olan kişilerin büyük çoğunluğu başkalarına karşı asla şiddet uygulamamaktadır. Fox ve DeLateur, ruh sağlığı hizmetlerinin genişletilmesinin değerli bir hedef olduğunu, ancak bu kişilere ulaşamayabileceğini savunmuşlardır. Bu kişiler, kendilerini ve toplumu algılama biçimlerinde bir sorun olduğu yönündeki önerilere muhtemelen direneceklerdir. Fox ve DeLateur, sansasyonel medya haberlerine rağmen, olay sayısının son birkaç on yıldır nispeten sabit kaldığını göstererek, toplu silahlı saldırıların arttığı yönündeki görüşe itiraz etmişlerdir. Ancak Katsiyannis ve arkadaşları (2018), 21. yüzyılda okullarda meydana gelen toplu silahlı saldırıların ölüm oranının arttığını göstermiştir. Bulgulardaki bu tutarsızlık, sorunun kötüye gidip gitmediği ya da sadece daha fazla ilgi gördüğü konusundaki süregelen tartışmayı vurgulamaktadır; ancak her iki bakış açısı da, sıklığına bakılmaksızın bu olayların yıkıcı etkisini kabul etmektedir.
Çıkarım
Genel olarak, araştırmalar şiddete giden çok sayıda yolu ortaya koymaktadır; her biri bireysel psikoloji, sosyal deneyim ve kültürel bağlamın kendine özgü bir kombinasyonunu içermektedir. Bu farklı vakaları birbirine bağlayan şey, saldırganlar tarafından gerçek ya da algılanan sosyal acı deneyimidir. Saldırganlar genellikle kendilerini dışlanmış, aşağılanmış ve görünmez hisseden bireylerdir. Zihinlerinde kendilerince bu tür bir intikam eylemini haklı kılan sebepler biriktirirler.
Önleme konusunda karşılaşılan zorluk, risk faktörlerinin giderek daha iyi anlaşılmasına rağmen, bunların öngörü değerinin sınırlı olmasından kaynaklanmaktadır. Rocque’nin (2012) belirttiği gibi, birçok öğrenci bu risk faktörlerini paylaşmaktadır, ancak


