Çarşamba, Mayıs 20, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

BELİRSİZLİK İNSANI YORAR

İnsan, varoluşsal düzlemde çevresini anlamlandırma ve geleceği öngörme motivasyonuyla hareket eden bir canlıdır. Yaşamın doğasındaki öngörülemezlik, bireyleri belirsizlik gerçeğiyle baş başa bırakır. Belirsizliğe tahammülsüzlük, bireyin belirsiz bir durum karşısında bilişsel, duygusal ve davranışsal tepkilerinin toplamıdır. Belirsizlik, bir bilgi eksikliğinden ziyade tehdit unsuru olarak algılanabilir. Genel çerçevede belirsizlik, aslında kontrol mekanizmamızı etkiler.

Belirsizliğe tahammülsüzlük, negatif bir olayın gerçekleşme olasılığı ne kadar düşük olsa da, bu olasılığın varlığının kabul edilememesiyle başlayabilir. Yaygın Kaygı Bozukluğu’nda görülme sıklığı yüksek olsa da, depresyon, yeme bozuklukları ve sosyal kaygı gibi pek çok tabloda ortak payda olarak karşımıza çıkabilmektedir. Elbette kaygılanılması gereken bir durumda bu normal bir tepki olarak kabul edilebilirken, gün içerisinde sıklıkla bunu düşünme durumu psikolojik bir zorlantı olarak ele alınabilir. Düşük tahammül eşiğine sahip bireyler, belirsizliği felaketleştirme eğilimine yatkındır. Bu eğilim, yoğun bir geviş getirme (ruminasyon) süreciyle eşlik edebilir. Zorlantılı birey, belirsizliği ortadan kaldırmak için aşırı kontrol etme, sürekli onay arama veya tam tersi bir kaçınma davranışı sergileyerek geçici bir rahatlama sağlasa da, bu durum uzun vadede kaygı döngüsünü kronikleştirebilir. Aksine, belirsizlikle yüzleşmek gerekebilir.

Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT) ekolünde, belirsizlikle çalışmak bir “olasılık hesabı” yapmaktan ziyade, “belirsizlikle barışma” üzerinedir. Danışanla maruz bırakma yöntemiyle belirsizlik kademeli olarak çalışılır. Kabul ve Kararlılık Terapisi (ACT) ise belirsizliği kaçınılması gereken bir düşman olarak değil, yaşamın kaçınılmaz bir parçası olarak kabul etmeyi ve değerler doğrultusunda ele almayı vurgular. Klinik literatürde genellikle “bilişsel bir hata” veya “anksiyete bileşeni” olarak ele alınsa da, varoluşçu perspektifte bu durum insanın temel varoluş sancısının bir dışavurumudur. Varoluşçu perspektiften ele alırsak, odağı “semptomdan” ziyade “ontolojik kaygıya” kaydırmamız gerekir. Klinik yaklaşımlar belirsizliği ortadan kaldırılması gereken bir bozukluk olarak kodlarken, Varoluşçu Psikoterapi belirsizliği insanın dünyadaki konumunun (Dasein) kaçınılmaz bir parçası olarak görür. Kierkegaard’ın ifadesiyle kaygı, “özgürlüğün baş dönmesidir.” Bu bağlamda, belirsizliğe tahammülsüzlük aslında kişinin kendi özgürlüğü ve yaşamın anlamsızlığı karşısında hissettiği dehşetin bir yansımasıdır. Heidegger’in çerçevesinden baktığımızda, birey dünyaya fırlatılmış (Geworfenheit) bir varlıktır. Bu fırlatılmışlık, beraberinde hiçbir kesinlik getirmez. Belirsizliğe tahammül edemeyen birey, aslında yaşamın dört dünyasında da güvenli bir zemin arayışındadır ve bu kabul edilebilir bir anlayıştır. Dört dünyaya bakarsak belirsizliği de konumlandırabiliriz: Umwelt (Fiziksel Dünya): Doğanın ve biyolojik sonluluğun (ölümün) belirsizliği; Mitwelt (Sosyal Dünya): Ötekinin zihninin ve ilişkilerin öngörülemezliği; Eigenwelt (İç Dünya): Kendi potansiyellerinin ve içsel boşluğunun belirsizliği; Überwelt (Manevi Dünya): Yaşamın nihai anlamının muğlaklığı.

Sonuç olarak, varoluşsal kaygılarla dünyaya geliriz ama onlarla baş etmeyi farklı şekillerde öğreniriz. Günümüz ilişkileri ve türetilen kavramlar, insanı belirsizliğe sürüklemeye zemin hazırlamaktadır. Açık iletişimin zorlaştığı ya da yadırgandığı günümüz ilişkilerinde, bizi belirsizliğe iten birçok kavram türetilmiştir: ghosting, situationship, benching, zombieing, breadcrumbing, love bombing ve daha fazlası. Günümüzde belirsizliğin merkezinde kendimizi buluyoruz ve bununla baş etme stratejilerimiz değişken. Savaşlar, ekonomik zorlantılar, gelecek kaygısı gibi etmenler de belirsizliği artırmaktadır. Hayatımızda yürüdüğümüz yol ve hikayemiz biriciktir. Kendimizi açıkça ifade etmemiz çoğumuz için kolay olmasa da, insanı insan yapan iletişim becerisidir. Çoğu insan, güvenli limanda kalmayı, ihtimallerle baş başa kalmaya tercih eder. İlişkilerden ziyade asıl olması gereken, hayatın belirsizliğine esneklik kazanmaktır. Belirsizlik, klinik tabloda sadece bir semptom değil, bozukluğu besleyen kök bir inanç olabilir. Hayatımızda kesin ve netlik istememiz elbette bir tercih de olabilir. Burada ayırt edici etmen, bunun günlük hayatımıza yansımasıdır. Ruminasyon veya günlük yaşamınızı zorlayan bir zorlantınız varsa, bir uzmandan destek almayı ihmal etmeyin.

Şevval Atalay

Şevval Atalay
Şevval Atalay
Şevval Atalay, 21 Ocak 2001’de İstanbul’da doğmuş ve halen İstanbul’da yaşamaktadır. Kadriye Moroğlu Anadolu Lisesi’nden mezun olduktan sonra İstanbul Bilgi Üniversitesi Ağız ve Diş Sağlığı bölümünü tamamlamıştır. Ancak edebiyat ve psikoloji alanlarına duyduğu ilgi doğrultusunda eğitim hayatına yön vermiştir. Şu anda İstanbul Medipol Üniversitesi'nde 4. sınıf öğrencisi olarak öğrenimine devam eden Atalay, aynı zamanda aile danışmanlığı eğitimi almış ve çeşitli alanlarda sertifikalar edinmiştir. 2 farklı klinikde staj yapma fırsatı bularak pratik deneyim kazanmış; YEDAM/Yeşilay’da zorunlu stajını tamamlamıştır. Psikopol ve Gipder gibi platformlarda uzun süre psikoloji içerikli yazılar kaleme alan yazar, özellikle varoluşçuluk temalı konularla yakından ilgilenmektedir. Farklı alanlarda üretmeyi sevse de, insanların yaşamına yazılarıyla dokunmaktan büyük bir mutluluk duymaktadır. Aynı zamanda aktif bir sivil toplum gönüllüsü olan Şevval Atalay, film tutkunu kimliğiyle sinemaya ilgi duymakta; evcil hayvanlarıyla vakit geçirmeyi ve seyahat etmeyi de çok sevmektedir. Hayatına ışık tutan söz: " Her insan keşfedilmeyi bekleyen bir dünyadır."

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar