Hepimizin hayatında en az bir kez söylediği bir cümle vardır: “Zaten böyle olacağını biliyordum.” Peki gerçekten biliyor muyduk, yoksa farkında olmadan o sonucu biz mi hazırladık? İnsan bazen yalnızca gerçeği yaşamaz; inandığı, beklediği ve zihninde çoktan olacağına karar verdiği ihtimallerin izinden gider. Dış dünyayı olduğu gibi görmek yerine, çoğu zaman kendi beklenti ve inançları doğrultusunda algılar. Bu nedenle bazı sonuçlar, yalnızca olayların doğal akışıyla değil; bireyin o olaylara nasıl düşündüğüyle de ilgilidir.
Psikoloji literatüründe bu durum “kendini gerçekleştiren kehanet” olarak adlandırılır. Kendini gerçekleştiren kehanet, bireyin bir durumla ilgili sahip olduğu beklenti ya da inancın, davranışlarını doğrudan etkileyerek başlangıçtaki beklentiyi doğrulayan sonuçların ortaya çıkmasına yol açması sürecidir (Merton, 1948). Yani bazen bir şey doğru olduğu için ona inanmayız; ona inandığımız için onu doğrulayacak şekilde davranırız.
‘Zaten Biliyordum’ Dediğimiz Anlar
Bu sürecin en tanıdık örneklerinden biri sınav kaygısıdır. Bir öğrenci “Ben zaten matematikten anlamam” düşüncesiyle derse yaklaştığında, çalışmaya daha isteksiz olabilir, zorlandığı yerde daha çabuk vazgeçebilir ya da sınav sırasında kaygı nedeniyle bildiği sorularda bile hata yapabilir. Sonuç beklediği gibi kötü geldiğinde ise “Zaten biliyordum” diyerek inancını doğrulamış olur. Benzer bir döngü sosyal ilişkilerde de sıkça görülür. Yeni bir ortama giren biri “Kimse benimle konuşmaz” ya da “Burada kimse beni kabul etmez” diye düşündüğünde, farkında olmadan daha çekingen, mesafeli ve içine kapanık davranabilir. Göz teması kurmamak, konuşmalara katılmamak, gülümsememek ya da kendini geri çekmek karşı tarafta da mesafeli bir izlenim oluşturabilir. Böylece kişi gerçekten dışarıda kalmış gibi hisseder ve insanlar da onu bu şekilde algılayıp kişiye karşı daha mesafeli davranabilir. Bu durum da kişinin başlangıçtaki düşüncesini doğrulamış olur.
Oysa burada çoğu zaman gözden kaçan nokta şudur: İnsan yalnızca çevresinden etkilenmez; çevresinin ona vereceği tepkiyi de kendi davranışlarıyla etkiler. Günlük hayatta kendini gerçekleştiren kehanetin en belirgin örneklerinden biri de ilk izlenimlerde ortaya çıkar. Bir kişiyle ilk kez karşılaştığımızda, yalnızca dış görünüşü, ses tonu ya da birkaç davranışı üzerinden onun hakkında hızlı bir yargı geliştirebiliriz. “Soğuk birine benziyor”, “Mesafeli duruyor” gibi düşünceler, çoğu zaman farkında olmadan iletişim tarzını şekillendirir. Bu beklentiyle yaklaşıldığında beden dilimiz, ses tonumuz ve konuşma biçimimiz de önyargımızla değişir; daha kontrollü, daha mesafeli ya da daha az sıcak bir iletişim kurabiliriz. Karşı taraf da bu tutuma benzer bir mesafeyle yanıt verdiğinde, başlangıçtaki yargı güçlenir. Kişi kendini “Ben demiştim, gerçekten soğuktu.” derken bulabilir. Oysa kişi, karşı taraf soğuk olduğu için değil; kendisi soğuk yaklaştığı için soğuk bir tepki almıştır.
Hatta küçük gündelik örneklerde bile bu döngü görülebilir. Bir kişi “Bugün kötü geçecek” düşüncesiyle güne başlarsa, gün içinde ufak aksilikleri gözünde büyüterek bütün gününün kötü geçmesine sebebiyet verebilir. Ama bu durum yalnızca olumsuz inançlarla sınırlı değildir. Olumlu beklentiler de davranışları ve sonuçları etkileyebilir. “Bu işi öğrenebilirim” diyen biri, hata yaptığında kendini tamamen başarısız görmek yerine yeniden denemeye daha açık olabilir. “İnsanlarla iletişim kurabilirim” diye düşünen biri, sosyal ortamlarda daha sıcak ve girişken davranabilir. Bu da karşı taraftan daha olumlu tepkiler almasına yardımcı olabilir. Yani beklenti, yalnızca korkulan sonuçları değil, gelişim ihtimalini de güçlendirir.
Kuramsal Arka Plan: Beklentiler Davranışa Nasıl Dönüşür?
Bu kavramın psikolojideki ve sosyal bilimlerdeki yeri oldukça önemlidir. Kendini gerçekleştiren kehanet kavramını sistematik biçimde ele alan Robert K. Merton, beklentilerin sosyal sonuçlar üzerindeki etkisini açıklamıştır. Bu alanda da en bilinen çalışmalardan biri ise Robert Rosenthal ve Lenore Jacobson’ın eğitim alanında yaptığı araştırmadır. Araştırmada öğretmenlere bazı öğrencilerin yüksek gelişim potansiyeline sahip olduğu bilgisi verilmiştir. Bu öğrenciler gerçekte rastgele seçilmiş olmalarına rağmen, öğretmenlerin beklentileri onların öğrencilere yaklaşımını etkilemiş ve yıl sonunda bu öğrencilerde daha yüksek gelişim gözlemlenmiştir. Bu durum literatürde Pygmalion etkisi olarak bilinir. Pygmalion etkisi, başkalarının bizden beklentilerinin davranışlarımızı ve performansımızı etkileyebileceğini gösteren önemli örneklerden biridir (Rosenthal & Jacobson, 1968).
Bilişsel psikoloji açısından bakıldığında ise bu süreç, bireyin otomatik düşünceleri ve temel inançlarıyla ilişkilidir. Aaron T. Beck’in bilişsel yaklaşımına göre bireyin kendisi, dünya ve gelecek hakkındaki temel inançları; olayları nasıl algıladığını ve yorumladığını etkiler. Olumsuz temel inançlar baskın olduğunda kişi, nötr durumları bile kendi inancını doğrulayacak şekilde yorumlayabilir (Beck, 1967).
Döngüyü Kırmak
Peki bu döngü kırılabilir mi? Evet, çünkü kendini gerçekleştiren kehanet fark edildiğinde değiştirilebilir bir süreçtir. İlk adım, zihinden geçen otomatik düşünceyi yakalamaktır. “Zaten başarısız olacağım”, “Kimse beni istemez”, “Bu ilişki de kötü bitecek”, “Beni ciddiye almayacaklar” gibi cümleler çoğu zaman yalnızca düşünce gibi görünür; fakat davranışı yönlendiren güçlü işaretlerdir.
İkinci adım, bu düşüncenin gerçekliğini sorgulamaktır. “Bunu kesin olarak biliyor muyum?”, “Elimde bunu kanıtlayan ne var?”, “Daha önce bunun tersi yaşandı mı?”, “Bu düşünceye göre davranırsam sonuç ne olur?” gibi sorular, zihnin otomatik senaryosunu yavaşlatır. Çünkü insan çoğu zaman düşüncesini gerçek sanır; oysa her düşünce bir gerçek değil, yalnızca bir yorumdur.
Üçüncü adım ise davranışı küçük de olsa değiştirmektir. Yeni bir ortamda “Kimse benimle konuşmaz” diye düşünüyorsak, tamamen içimize kapanmak yerine bir kişiye selam vermek bile döngüyü değiştirebilir. Bir sınavdan başarısız olacağımızı düşünüyorsak, çalışmayı bırakmak yerine küçük ve sürdürülebilir bir plan yapmak kehanetin yönünü değiştirebilir.
Çünkü kendini gerçekleştiren kehanetin en önemli tarafı şudur: İnançlarımız davranışlarımızı etkiler, davranışlarımız da hayatımızın sonuçlarını. Bu nedenle değişim her zaman büyük kararlarla başlamaz; bazen yalnızca eski bir düşünceye yeni bir tepki vermekle başlar.
Sonuç olarak insan, hayatında yalnızca başına gelen olayların değil, o olaylara dair kurduğu beklentilerin de etkisi altındadır. Bazen korktuğumuz şeyi, farkında olmadan kendi davranışlarımızla çağırırız. Bazen de mümkün olduğuna inandığımız şeyi, küçük adımlarla gerçeğe dönüştürürüz.
Bu yüzden kendimize sormamız gereken soru belki de şudur: “Gerçekten olacak olanı mı görüyorum, yoksa inandığım şeyin gerçekleşmesi için farkında olmadan yolu ben mi açıyorum?”


