Çarşamba, Mayıs 20, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Neden Bazı Günler Kendimiz Gibi Hissetmeyiz?

Sabah uyanırsınız ama sanki siz değilsinizdir. Aynaya bakarsınız, yüzünüz aynı yüzdür ama içinizde bir eksiklik vardır. Her zamanki şarkılar bile yabancı gelir. İnsanlarla konuşursunuz ama sesiniz size ait değilmiş gibi hissedersiniz. Bazen hiçbir sebep yokken içinden taşmak ister bir şeyler; bazen de tam tersine, her şey donmuş gibidir. İşte tam da böyle günlerde çoğu insan aynı soruyu sorar: “Ben neden bugün kendim gibi hissetmiyorum?”

Aslında bu his düşündüğümüzden çok daha yaygındır. Çünkü insan ruhu sabit çalışan bir makine değildir. Duygularımız, bedenimiz, çevremiz, yaşadığımız olaylar ve hatta bastırdığımız düşünceler sürekli birbirini etkiler. Biz çoğu zaman sadece sonucu hissediyoruz. Yani “kendim gibi değilim” hissini. Ama o hissin arkasında günlerdir biriken yorgunluklar, fark edilmeyen kaygılar, ertelenmiş duygular ya da zihinsel yükler olabilir.

Modern hayatın en büyük problemlerinden biri, insanın kendi iç sesinden uzaklaşmasıdır. Sürekli bir şeylere yetişmeye çalışıyoruz. Bildirimler, sosyal medya, sorumluluklar, gelecek kaygısı, ekonomik stres… Zihin neredeyse hiç durmuyor. Böyle bir düzende insanın kendi duygularını duyması bile zorlaşıyor. Çünkü hissetmek için bazen yavaşlamak gerekir. Oysa biz yavaşlamayı tembellik sanıyoruz.

Psikolojide “duygusal tükenme” diye bir kavram vardır. Bu sadece yoğun çalışan insanlarda görülmez. Sürekli güçlü görünmeye çalışan, her şeyi içine atan, herkesi idare etmeye çalışan insanlar da zamanla tükenebilir. İlginç olan şu ki tükenmişlik her zaman büyük bir çöküş şeklinde ortaya çıkmaz. Bazen sadece sabah yataktan kalkmak istememekle başlar. Eskiden keyif veren şeylerin anlamsız gelmesiyle devam eder. Sonra kişi kendiyle arasına görünmez bir mesafe koymaya başlar.

Bazı günler kendimiz gibi hissedememizin bir diğer nedeni de bastırılmış duygulardır. İnsan zihni rahatsız eden duyguları bazen bilinçli şekilde değil, otomatik olarak bastırır. Özellikle çocukluktan itibaren “abartıyorsun”, “ağlama”, “güçlü ol” gibi cümleleri çok duyan insanlar, duygularını göstermemeyi öğrenebilir. Ancak bastırılan hiçbir duygu gerçekten yok olmaz; sadece başka şekillerde geri döner. Nedensiz huzursuzluk, iç sıkışması, anlamsız öfke ya da kendine yabancı hissetme gibi.

Bazen de mesele tamamen biyolojiktir. Uyku düzensizliği, hormonal değişimler, yetersiz beslenme, uzun süre stres altında kalmak ya da kaygı bozuklukları kişinin kendilik algısını etkileyebilir. Özellikle yoğun stres dönemlerinde beyin “hayatta kalma modu”na geçer. Bu durumda insan sadece günü atlatmaya odaklanır; duygular ikinci plana düşer. Bu yüzden bazı insanlar uzun süre stres yaşadıklarında “robot gibi” hissettiklerini söyler.

Sosyal medya da bu hissi derinleştiren önemli etkenlerden biridir. Çünkü insanlar artık kendi gerçekliklerinden çok başkalarının vitriniyle karşı karşıya. Sürekli mutlu görünen insanlar, kusursuz ilişkiler, başarı hikâyeleri… Bunları görmek bilinçaltında bir karşılaştırma yaratır. Sonra kişi kendi hayatına dönüp eksik hissedebilir. Oysa kimse hayatının karanlık tarafını tam olarak göstermiyor. İnsan bazen başkalarının en parlak anlarını kendi en yorgun haliyle kıyaslıyor.

Bir başka önemli nokta ise kimlik meselesidir. Hayat boyunca farklı roller üstleniyoruz: öğrenci, çalışan, arkadaş, çocuk, partner… Ama bazen bu roller o kadar baskın hale geliyor ki insan kendi öz benliğini unutabiliyor. Özellikle sürekli başkalarının beklentilerine göre yaşayan insanlar bir noktadan sonra “Ben aslında ne istiyorum?” sorusuna cevap verememeye başlıyor. Çünkü uzun süre başkaları için yaşamak, insanın kendine yabancılaşmasına neden olabiliyor.

Kendimiz gibi hissetmediğimiz günlerde çoğu zaman panik yapıyoruz. Hemen eski halimize dönmek istiyoruz. Ama belki de ilk yapılması gereken şey savaşmak yerine anlamaya çalışmaktır. Çünkü her ruhsal değişim bir bozukluk anlamına gelmez. Bazen zihnin sadece dinlenmeye ihtiyacı vardır. Bazen uzun süredir görmezden gelinen duygular sonunda kendini hissettirmek istiyordur.

Bu noktada kişinin kendine nasıl davrandığı çok önemlidir. Çünkü çoğu insan kötü hissettiğinde kendine daha sert davranır. “Niye böyle hissediyorum?”, “Kendine gel artık”, “Saçma davranıyorsun” gibi iç konuşmalar aslında durumu daha da ağırlaştırabilir. Oysa insan bazen en çok kendi şefkatine ihtiyaç duyar. Nasıl ki sevdiğimiz biri kötü hissettiğinde onu anlamaya çalışıyorsak, aynı anlayışı kendimize de göstermeliyiz.

Küçük şeyler düşündüğümüzden daha etkili olabilir. Biraz yalnız kalmak, yürüyüş yapmak, günlük tutmak, telefondan uzaklaşmak, sevilen bir müziği dinlemek ya da sadece gerçekten ne hissettiğini kendine dürüstçe sormak… Bunlar insanın yeniden kendine yaklaşmasına yardımcı olabilir. Çünkü bazen sorun, kaybolmak değil; uzun süredir kendimizi duymamaktır.

Tabii ki bu his çok uzun sürüyorsa, günlük yaşamı ciddi şekilde etkiliyorsa ve kişi sürekli boşlukta hissediyorsa profesyonel destek almak önemlidir. Çünkü bazı durumlarda depresyon, kaygı bozukluğu ya da tükenmişlik sendromu gibi psikolojik süreçler devrede olabilir. Yardım istemek zayıflık değil, aksine kişinin kendine verdiği değerin göstergesidir.

Sonuç olarak insan her gün aynı ruh halinde olmak zorunda değildir. Bazen yoruluruz, bazen dağılırız, bazen kendi içimizde kayboluruz. Bu, insan olmanın bir parçasıdır. Önemli olan tamamen kaybolmamak ve o yabancı hissin içinde bile kendimize ulaşmaya çalışmaktır. Çünkü insan bazen en çok kendinden uzaklaştığında, aslında en çok kendine ihtiyaç duyar.

Züleyha Yıldırım
Züleyha Yıldırım
Züleyha Yıldırım, psikoloji lisans eğitimini Beykent Üniversitesi’nde onur derecesiyle tamamlamıştır. Zorunlu stajını Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde, gönüllü stajını ise İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi Nörolojik Bilimler bölümünde nöropsikoloji alanında gerçekleştirmiştir. 2023–2024 yılları arasında TPÖÇG bünyesinde blog yazarlığı yapmış; özellikle zihinsel süreçler, duygu düzenleme ve travma sonrası yeniden yapılanma gibi konulara hem akademik hem de yaratıcı yazılarında odaklanmıştır. PsychologyTimes’ta hem klinik psikoloji hem de nöropsikoloji alanlarında içerik üreten yazar, beynimizin, sinir sistemimizin ve duygularımızın davranışlarımız üzerindeki etkilerini topluma anlaşılır bir dille aktarmayı amaçlamaktadır. Bilişsel Davranışçı Terapi eğitimine devam etmektedir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar