İnsanın anlam arayışı, yalnızca hayatta kalmaya odaklanan Homo erectus’tan, ölülerini gömebilen, hastalandıklarında birbirlerine yardım edebilen ve empati kurabilen Neandertal kuzenlerimizi aşarak “neden?” sorusunu sorabilen Homo sapiens ile başlamıştır (Harari, 2011). Genlerimiz, milyonlarca yıllık birikimin bir sonucu olarak şekillenmiştir. Her bir parçamız yaşamak için mücadele etmekte ve yalnızca mücadele etmekle kalmayıp, DNA’sını bu dünyaya bırakmak istemektedir. Bununla birlikte, evrimin bir sonucu olarak muazzam bir beyin yapısına sahibiz. Milyarlarca nöron ve trilyonlarca bağlantı, insanın “beyin” denilen; biraz yağ, biraz su ve biraz da protein ile karbonhidrattan oluşan 1.5 kiloluk bu yapısında gerçekleşmektedir. 86 milyar nöronun oluşturduğu yüz trilyonlarca bağlantıdan (sinaps) yükselen bu “iç uzay”, ışık yılları uzaklıktaki galaksileri tartabiliyor, en karmaşık matematiksel denklemleri çözebiliyor ve doğanın yasalarına kafa tutabiliyor (Eagleman, 2015). Ancak burada devasa bir paradoks doğuyor: Vücudumuzun her hücresi yaşama arzusuyla yanıp tutuşurken, beynimiz evreni kavrayacak kadar kudretliyken; insan neden kendi varlığına son vermek ister?
Başarı Neden Bir Varış Durağı Değildir?
Öncelikle şunu anlamamız gerekiyor; beynimiz bizi mutlu etmek için değil, hayatta tutmak için evrildi (Sapolsky, 2017). Elbette duygularımızın çok önemli bir yeri var; hatta bir noktada duygularımız bizi hayatta tutmak için kritik unsurlardır ama mutluluk, bir tuzak olarak karşımıza çıkabilir. Beynimiz çok önemli bir şeyi başardığında, mesela o çok hayal ettiğiniz arabayı satın aldığınızda veya çok istediğiniz yüksek maaşlı o işe girdiğinizde, o sonsuz huzuru bulmuş olmayız; beynimiz “başardık, artık durabiliriz” demez. Aksine, bunları yapmamız için bir nevi yakıt görevi gören dopamin, başarıya ulaştığımızda değil, başarıya doğru yürüdüğümüz o yolda en yüksek seviyededir (Lembke, 2021).
Aslında beynimiz bizi bir çocuğu kandırır gibi kandırır. Beyin, başarıyı tavşanın önüne iple bağlanmış bir havuç olarak bize ödül olarak sunar (Lembke, 2021). Bizler sınavı kazandığımızda bir parça havucu ısırırız ama o iple bağlı havuç hiçbir zaman yerinde durmaz ve her zaman bir yere çekilir; biz ise o havuçtan bir parça almak için canla başla mücadele ederiz. Üniversiteyi bitirdiğimizde, bir işe girdiğimizde veya bir ev satın aldığımızda küçük-büyük bir başarı elde ederiz, o havuçtan bir parça alırız ama asla o havucu oturup hepsini yiyemeyiz. Kısacası başarı, beynin bizi daha çok çalışmaya ve daha fazla kaynak biriktirmeye zorlamak için önümüze koyduğu bir “havuçtur”. Bir şeyleri başardığımızda beyinde ani olarak bir fırtına kopar, harika hissederiz; beyin içinde kimyasal şölenler oluşur ama bu çok kısa sürer. Bir süre sonra, belki de yıllarca hayalini kurduğunuz şey beyin için sıradan bir duruma dönüşür. Bu yeni durumu normal kabul etme hali, sizi bir sonraki dopamin dozunu almanız için yeni bir hedefe kışkırtır. Siz başarıyı kovalayıp elde ettikçe, o elinizden buhar olup gider. Asıl illüzyon burada başlar.
Peki Artık Havucu İstemezsek?
Belki de insanoğlunun en büyük laneti anlamlandırma mecburiyetidir. Otto Rank (1924), insanın ilk ve en büyük travmasının doğumu olduğunu söyler. Her şeyin tam olduğu, hiçbir ihtiyacın duyulmadığı “ana rahmi cennetinden” bir travmayla fırlatıldık. O günden beri beynimiz aslında o kaybettiğimiz “tamlık” ve “bütünlük” hissini geri kazanmaya çalışıyor (Rank, 1924). Rank’a göre hayat, o ilk travmadan kaçış ve tekrar o güvenli bütünlüğe (cennete) dönme arzusudur. Ancak biz Sapiens’ler, galaksileri inceleyen o devasa kapasitemizle şunu fark ediyoruz: Hiçbir başarı havucu, o rahimdeki tamlık hissini geri getirmeyecek.
Öte yandan, “Tahminci İşleme” (Predictive Processing) kuramına göre beyin, geleceği sürekli tahmin edip dolduran bir makine gibidir (Clark, 2016). Eğer bu geleceğe dair tahminler; anlamsızlık, acı ve buna benzer durumlar içeren olumsuz şemalar üzerinden yapıldığında, sistem hatayı düzeltmek yerine sistemi kapatmayı bir çözüm olarak algılamaya başlayabilir. Hücrelerimiz yaşamak için feryat ederken, zihnimizin bu kararı vermesi bir donanım arızası değil, yazılımın anlam bulamamasıdır.
Kabullenme ve Özgürlük
Tüm bu anlatıların dışında insan, bu mutlu olma çabasını ve başarılı olma hırsını bir kenara koyabilirse gerçekten bir noktada özgür olabilir. İnsan beyninin bu kadar derin ve güçlü bir yapıya sahip olması, insana kendi evrenini yaratabilme gücü de sunar. Yani insan, kendi anlamını yaratabilecek kadar güçlü bir varlıktır. Kimi zaman yaşanan büyük kayıplar veya alınan olumsuz sonuçlar insanı öz-kıyım düşüncesine sürüklese de bizler bunlardan daha fazlayız. Hayatı anlamlandırma çabası içinde olmak yerine, acının içinden geçebilmek ve alınan her bir nefesi bir zafer olarak görebilmek bu hayatı daha yaşanabilir hale getirebilir.
Dünyada yaklaşık olarak 8 milyar insan yaşamakta ve her birimizin genetiği %99.9 benzerdir (Sapolsky, 2017). Aslında her birimiz kendi türümüz içinde birbirine oldukça benzer fiziksel özelliklere ve IQ puanına sahibiz. Tüm bu benzer unsurlar bir yana koyulduğunda, bizleri birbirimizden ayıran en temel şey düşüncelerimizdir. Her insan; düşünce ve duygu açısına indirgendiğinde biriciktir. Bundan yüzyıllarca önce en büyük komutanlar, filozoflar ve bilim insanları ile aynı Ay’ın yüzüne bakarak hayal kuruyoruz. Her bir dalganın kayalara çarptığında hissettiğimiz o hissi, tıpkı 10.000 yıl önce Akdeniz’in kıyılarında gezinen atalarımız da hissetmişti.
Hepimiz bu koca evrende bir anlam aramaya çalışmıştık ama hiçbirimizin bu konuda tam olarak başarılı olamadığı aşikardır. Rick and Morty dizisindeki Morty karakterinin de dediği gibi: “Kimsenin bir varoluş amacı yok, kimse bir yere ait değil ve herkes bir gün ölecek; hadi gel biraz televizyon izleyelim.” Belki de galaksileri tartan bu devasa zekanın doğaya karşı kazandığı en sessiz ama en görkemli zafer tam olarak budur: Evrenin bizim için bir planı olmadığını bilmek ama buna rağmen, sadece var olmanın o basit ve derin neşesiyle bir sonraki nefesi cesaretle çekebilmek. Havucu kovalamayı bıraktığımızda elimizde kalan tek şey kendimiziz; ve bu, 1.5 kiloluk bir evren için fazlasıyla yeterli.


