Salı, Mayıs 19, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Algoritmaya Derdini Dökmek: Fromm’un Gözüyle Dijital Çağın Yabancılaşması

Günümüzde dikkat çeken bir dönüşüm var: Bir şey olduğunda çoğumuzun ilk refleksi artık birine dönmek değil, bir ekrana yazmak. İlişkiyle ilgili bir ikilemde, küçük bir sağlık endişesinde ya da sadece içimizi dökmek istediğimiz anlarda, elimiz istemsizce yapay zekaya gidiyor. “Sence ne yapmalıyım?” diye sormak neredeyse yeni bir alışkanlık haline geldi. Hatta çoğu zaman, konunun uzmanına danışmadan önce bile. Birkaç yıl önce olsa, en ufak bir problemde bir arkadaşımızı arar, bir uzmana gider ya da en azından birine anlatmanın yolunu bulurduk. Şimdi ise çoğu kişi önce “bir sorayım” diyerek bir algoritmaya yöneliyor. Bu yalnızca pratiklik mi, yoksa bize dair daha derin bir şey mi söylüyor?

Bu sorunun izini sürmek için aslında çok uzağa gitmeye gerek yok. 1956’da Erich Fromm, Sağlıklı Toplum kitabında modern insanın çelişkisini şöyle tarif ediyordu: İnsanlar hiç olmadığı kadar bağlantılı görünüyor, ama aynı zamanda hiç olmadığı kadar yalnız. Aradan geçen onlarca yıl içinde araçlar değişti, ama bu yalnızlık biçim değiştirerek varlığını sürdürmeye devam ediyor. Bugün bu durum, sosyal medya akışlarında olduğu kadar, yapay zekâ ile kurulan bu yeni diyaloglarda da kendini gösteriyor. Fromm’un “yabancılaşma” dediği şey tam da burada devreye giriyor: insanın kendi özünden, başkalarından ve dünyadan kopması. Bu kopuş büyük kırılmalarla değil, gündelik hayatın içinde, küçük ve sessiz anlarda yaşanır. Kalabalık bir ortamda kendini yalnız hissetmekte, “nasılsın?” sorusuna otomatik bir “iyiyim” cevabı vermekte, gerçekten temas etmeden ilişkileri sürdürmekte.

Belki de bu yüzden insanlar bir algoritmaya bu kadar kolay açılabiliyor. Çünkü orada yargılanma ihtimali yok, karşı tarafın beklentisi yok ve ilişki tek taraflı olduğu için “güvenli”. Ama tam da bu noktada Fromm’un sorusu akla geliyor: Eğer bir bağ hiçbir risk, emek ya da karşılıklılık içermiyorsa, gerçekten bir bağ olarak kalabilir mi? Fromm, Sevme Sanatı’nda modern insanın en büyük yanılgılarından birini şöyle açıklar: İnsanlar sevmenin kolay olduğunu, asıl zor olanın doğru kişiyi bulmak olduğunu düşünür. Oysa sevmek bir beceridir; öğrenilmesi, emek verilmesi gereken bir süreçtir. Sabır ister, kırılganlık ister, zaman ister. Yapay zekâ ile kurulan bu yeni ilişki biçimi ise bunun tam tersini sunuyor: anında cevap, sınırsız sabır, sıfır çatışma. İlk bakışta rahatlatıcı olan bu durum, aslında ilişki kurmanın o dönüştürücü tarafını ortadan kaldırıyor. Duygular ifade ediliyor, ama dönüştürülmüyor; bir şey paylaşılmış oluyor, ama gerçekten işlenmiyor.

Fromm’un Sahip Olmak ya da Olmak kitabında yaptığı ayrım burada daha da anlamlı hale geliyor. Yapay zekaya bir şey sormak, çoğu zaman hızlı bir cevaba “sahip olmak” deneyimi sunuyor: netlik, rahatlama, belki geçici bir yön bulma hissi. Ama “olmak”, yani gerçekten anlamak, değişmek, büyümek, çoğu zaman başka bir insanla kurulan, belirsizlik ve karşılıklılık içeren ilişkilerde mümkün oluyor. Fromm’un bir başka kavramı olan “robot insan” da bugünü anlamak için şaşırtıcı derecede güncel. Modern toplumun insanları giderek mekanikleşen, duygularını kalıplaşmış biçimlerde yaşayan bireylere dönüştürdüğünü söyler. Bugün ise ilginç bir tersine dönüş yaşıyoruz: artık mesele sadece insanın robotlaşması değil; insanın, kendi yarattığı robotlara yönelmesi. Derdini, duygusunu, kararsızlığını bir makineye anlatması. Bu durum, yabancılaşmanın yalnızca bireyin içinde değil, ilişkilerinin biçiminde de derinleştiğini düşündürüyor.

Elbette burada yapay zekayı suçlamak kolay olurdu, ama bu eksik bir bakış olur. Yapay zekâ, doğru kullanıldığında düşünceleri düzenlemeye, duyguları ifade etmeye yardımcı olabilir. Sorun teknolojinin kendisinde değil; insanların gerçek ve derin bağlara bu kadar ihtiyaç duyduğu halde, bu bağları kurmanın giderek zorlaştığı bir dünyada yaşıyor olmamızda. İnsan yalnızca anlaşılmak istemiyor; aynı zamanda gerçekten bağ kurabileceği, sevebileceği ve sevilebileceği bir alan arıyor. Ve bu arayış, ne kadar gelişmiş olursa olsun, bir ekranın içinde tam anlamıyla karşılık bulamıyor.

Rana Kandemir
Rana Kandemir
Rana Kandemir, Kadir Has Üniversitesi Psikoloji lisans son sınıf öğrencisidir. Klinik psikoloji alanına ilgi duymakta; çeşitli kurumlarda gerçekleştirdiği klinik staj deneyimleri ile gözlem, değerlendirme ve vaka süreçlerine dair uygulamalı birikim edinmiştir. Aktif olarak Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT) eğitimi almakta olup psikanalitik yaklaşım, pozitif psikoloji ve ilişki dinamikleri üzerine akademik ve uygulamalı çalışmalarını sürdürmektedir. Psikoloji Times Türkiye’de köşe yazarı olarak yer alan Kandemir, psikolojik kavramları günlük yaşamla ilişkilendirerek daha anlaşılır ve erişilebilir bir dilde ele almayı amaçlamaktadır. Yazılarında özellikle duygusal süreçler, ilişkiler, psikolojik dayanıklılık ve kendilik farkındalığı temalarına odaklanmakta; akademik bilgisini yazınsal üretimle birleştirerek ruh sağlığı alanında farkındalık oluşturmayı hedeflemektedir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar