Zamanı çoğu zaman saatlerle, takvimlerle ve teslim tarihleriyle düşünürüz. Dakikaları ölçer, günleri planlar ve yılları sıralarız. Modern dünyada hayat neredeyse tamamen mekanik bir zaman üzerinden organize olmaktadır. Geç kalmamak, yetişmek, verimli olmak ve zamanı iyi kullanmak önceliklerimiz arasında yer alır.
Oysa insanın zamanı deneyimleme biçimi bundan çok daha karmaşıktır. Çünkü insan zihni zamanı matematiksel değil, duygusal bir şekilde yaşar. Aynı bir saat bazen birkaç dakika gibi akıp geçerken, bazen de uzayıp bitmeyen bir bekleyişe dönüşebilir. İnsan için zaman, yalnızca dışarıda akan bir şey değil; içeride de yaşanan, hissedilen bir deneyimdir.
Bergson: Saat Zamanı ve “Süre”
Bu ayrımı en açık şekilde ortaya koyan düşünürlerden biri Henri Bergson’dur. Bergson zamanı ikiye ayırır: ölçülebilen zaman ve “süre” dediği yaşantısal zaman. Ölçülebilen zaman, saatlerin gösterdiği kronolojik düzen; bölünebilir, hesaplanabilir ve planlanabilir. Ancak Bergson’a göre insanın gerçek deneyimi burada gerçekleşmez. İnsan zamanı kesintisiz bir iç akış olarak yaşar; duyguların, düşüncelerin ve anıların birbirine karıştığı bir akış. Bu nedenle sevdiğimiz biriyle geçirdiğimiz birkaç saat kısacık gelirken, bir haber beklediğimiz on dakika çok ağır hissedilebilir. İnsan zihni zamanı hesaplamaz, hisseder.
İşte zamanın bu öznel dokusu, bizi varoluşumuzun en temel duygusu olan kaygıyla karşı karşıya getirir. Felsefeye baktığımızda, Heidegger ve Kierkegaard kaygıyı zaman üzerinden ve farklı perspektiflerden ele alırlar.
Heidegger: Sonluluk Kaygısı
Heidegger, insanın zamansal bir varlık olduğunu söyler. Yani insan sadece “şu an” içinde yaşayan biri değil, sürekli geleceğe doğru yönelir. Hep henüz olmamış bir şeyle ilişkidedir. Ancak Heidegger için bu geleceğe yönlenme, insanın kendi sonluluğu, yani ölümlü bir varlık olduğunu sezmesiyle derinden bağlantılıdır. Zaman kısıtlıdır ve akıp gitmektedir.
Birçok insan aslında bulunduğu anın içinde yaşamaktan çok, olması gerektiğini düşündüğü hayatın içinde yaşar. Yetişilmesi gereken bir yaş ve tamamlanması gereken şeyler vardır. Geride kalmamak için kendimize devam ettirilen bir tempo yaratırız. Bazen insan gerçekten geç kaldığı için değil, sonluluğu hissedip belirli zamansal beklentilere geç kaldığını düşündüğü için yorulur.
Heidegger’in düşüncesi çarpıcıdır: Çünkü insan geleceğe doğru ve kendi sonluluğunun bilinciyle yaşadığından, henüz gerçekleşmemiş nihai sonun gölgesi bile bazen bugünün kaygısını yaratabilir.
Kierkegaard: İhtimaller ve Özgürlük
Kierkegaard ise insanın kaygısını sonsuz ihtimaller üzerinden ele alır. Ona göre kaygı, sonluluktan ziyade özgürlükle ve olasılıklarla ilgilidir. İnsan seçim yapabildiği için kaygılanır. Önümüzde uzanan gelecek, bir imkanlar denizidir ve insan yalnızca yaşadığı hayatı değil, yaşayabileceği bütün hayatları da zihninde taşır.
“Ya yanlış karar verirsem?”, “Ya başka bir ihtimal vardıysa ve ben onu kaçırdıysam?” gibi sorular zihni doldurur. Kierkegaard buna “özgürlüğün baş dönmesi” der. Çünkü seçtiğimiz her bir yol, feda ettiğimiz diğer sonsuz ihtimalin ölümü demektir. Bazen bizi zorlayan şey, yaşadığımız somut hayat değil, kaçırmış olabileceğimiz o diğer hayali hayatların ağırlığıdır.
Klinik Bakış: Zamanla Barışmak
Klinik açıdan baktığımızda, kaygıyı sadece kalp çarpıntısı, panik ataklar veya DSM kriterlerine sıkıştırılmış düzlemsel bir semptomlar bütünü olarak tanımlamak yetersiz kalır. Kaygı, biyolojik bir mekanizmanın hata vermesinden çok daha fazlasıdır; insanın kendi zamansallığıyla, sonluluğuyla ve seçimlerinin ağırlığıyla kurduğu derin ilişkidir.
Örneğin, klinik olarak “belirsizliğe tahammülsüzlük”, aslında zihnin geleceği kontrol etme ve henüz yaşanmamış zamanı şimdiden güvenli kılma çabasıdır. İnsanları işlevsizliğe sürükleyen yoğun kararsızlıklar ve erteleme davranışları, Kierkegaard’ın bahsettiği “özgürlüğün baş dönmesi”dir. Kişi bir seçim yaptığında, seçmediği diğer tüm potansiyel hayatları öldürdüğünü bilir ve zihin bu sorumluluğun ağırlığı altında ezilir. Sadece yaşanan hayatın değil, feda edilen o “hayali” hayatların yasını tutmadığı sürece, kaygı kronik bir seçim felcine dönüşebilir.
Benzer şekilde “Yaşıma göre geride kaldım” hissiyle ortaya çıkan panik durumları, Heidegger’in tanımladığı sonluluk kaygısının, modern dünyada beklenti ve zaman çizelgeleri altında sıkışmış bir versiyonu olarak görülebilir. Bu açıdan klinik düzeyde kaygı, zihnin kronolojik zamanın baskısı altında ezilmesi, geleceğin belirsizliğinde ya da geçmişe dair “keşke”lerde kaybolarak, “şimdi”yle bağını yitirmesi olarak değerlendirilebilir.
Bu bağlamda terapötik müdahale, sadece semptomları susturma ya da kaygıyı yok etme arayışı değildir. Gerçek ve otantik bir iyi olma hali, kişinin zamanı algılama biçimini ve en temelde onunla kurduğu bağı yeniden yapılandırmasıyla başlar.
Klinik bir olgu olan “belirsizliğe tahammülsüzlük”, aslında zihnin gelecekteki zamanı şimdiden kontrol etme, onu tahakküm altına alma ve denetleme çabasıdır. Psikolojik iyi oluş, Heidegger’in işaret ettiği sonluluk hissiyle barışıp hayatı bir “yetişme telaşı” olmaktan çıkarmakla, Kierkegaard’ın bahsettiği sonsuz ihtimaller denizinde boğulmadan kendi seçimlerinin sorumluluğunu cesaretle üstlenebilmekle mümkündür.
Aslında mesele zamanın amansızca akıp gitmesi değil; insanın zamanla kurduğu ilişkidir. Zamanı sürekli kontrol edilmesi gereken bir tehdit olarak gördüğümüz sürece, ürettiğimiz nevrotik kaygı kaçınılmazdır.
Dışarıdaki saatin mekanik ve dayatılmış baskısından sıyrılıp Bergson’un bahsettiği özgün, içsel “süre”ye, yani kendi gerçekçi varoluşsal ritmimize alan açabildiğimizde bu savaş son bulabilir. Bu bağlamda şifalanma, zamanı alt etmekte ya da geleceği evcilleştirmekte değil, zamanın akışıyla kurduğumuz ilişkiyi dönüştürebilmektedir.


