Hayatın hızlıca akıp gittiği günlerde durma ihtiyacı hissederiz. Sadece durmak, belki biraz dinlenmek ve düşünmek isteriz. Çocukluğumuzu düşündüğümüzde, “Çocuk olan ben kim olmak istiyordu? Şu an kimim? Ve aslında kim olmak istiyorum? Başarabildim mi acaba istediğim şeyleri? Hepsini başaramadıysam bile mutlu muyum şu an olduğum kişiden? Ya da mutsuzsam, yarın kim olmak istiyorum?” gibi sorular aklımızda belirir. Hayatımız boyunca bu sorularla paralel olarak kararlar almaya çalışırız. Hatalar yapar, düzeltir ve yıkıp yeniden başlarız hayata. Kendimize sıkça şöyle deriz: “Bugün yeni hayatımın ilk günü!” Ve her seferinde yeni bir sayfaya ‘merhaba’ demeye çalışırız. Bazen arkadaşlarımızla, bazen ailemizle, bazen romantik ilişkilerimizle ya da hobilerimizle kendimizi var ederiz. Hepsi, bize ait yapboz parçaları gibidir; her biri bizi tamamlayan unsurlardır. Bazen olmak istediğimiz kişi için ilham verirken, bazen de tam olarak olmayı istemediğimiz kişiyi gösterirler. Örneğin, hayranlık duyduğumuz ailemiz bize nasıl bir ebeveyn olmak istediğimizi gösterebilirken, bizi aldatan bir partner, nasıl bir eş olmayı istemediğimize karar vermemizi sağlayabilir. Gerçekten de, birkaç parçadan oluşmuş yamalı bir kıyafet gibidir karakterimiz; rengarenk, bazı yerleri eskimiş, belki biraz kirlenmiş ama hâlâ kullanılabilir. Onlarca, yüzlerce parçadan oluşan, güzel hatıralarla dolu, bir butikte binlerce liraya satılan bir kıyafet gibidir.
5 yaşımızda ilk kez bisiklet sürmeyi öğrendiğimiz an, 15 yaşımızda sevgilimizle ilk kez el ele tutuştuğumuz an, 22 yaşımızda akademik kaygılarla mücadele ettiğimiz an ve daha nicesinden parçalar bile saklıdır o karakterin içinde.
Tabii, bunca parçanın içinde kaybolmuş hissettiğimiz zamanlara da şahit olabiliyoruz. Bazen, tüm hızıyla devam eden hayata ayak uydurmaya çalışırken o puzzle’ı dağıtabiliyoruz. Kim olduğumuzu bilmediğimiz ya da kim olmak istediğimizi unuttuğumuz zamanlar da buradan geliyor. Hatta sorguladıkça daha da karanlığa gömülebiliyoruz. Böyle zamanlarda, bize biraz olsun ışığı gösterecek şey, kalbimizin geçtiği yolları izlemek aslında. Her yaşımızda, kalbimiz ve mantığımız doğrultusunda bize en doğru hissettiren şeyi yaptığımız düşüncesi, nerede olduğumuzu anlamamıza yardımcı olabilir. Karakterimizdeki her bir parçaya saygı duymak, hatta yapabiliyorsak benimsemek, kendimize karşı duyduğumuz kalıcı bir güvene itebilir. Rogers’a göre, bireyin psikolojik uyumu ve karakter gelişimi, kendisini nasıl algıladığı (self-concept) ile olmak istediği kişi (ideal self) arasındaki uyuma bağlıdır (Rogers, 1959). Yani, durup düşündükçe kim olduğunu (self-concept) sorguladığımız benliğimiz, bizi kim olmak istediğimizi (ideal self) düşünmeye iter. Eğer bu iki benliğimiz birbiriyle çelişiyorsa, bu da bizi psikolojik uyumsuzluğa sürükler ve devamında düşük öz-saygı ve yetersizlik hissiyle baş başa bırakabilir. Kısacası, kim olduğumuzla barışabildiğimiz ölçüde, kim olmak istediğimize güvenle yaklaşabiliriz.
Özetle, bazen bulunduğumuz yerdeki ışıklar kapanabilir ve biz nerede olduğumuzu bilemeyebiliriz. Kim olduğumuzu ve nerede olmak istediğimizi bilememekte bir sorun yoktur aslında. Sonuçta, bazen bir şeyi bulmak için önce kaybetmek gerekir. Hayat, kendimizi mütemadiyen kaybettiğimiz ve bulduğumuz bir yolculuktur. Sadece kaybedince nereye bakmak gerektiğini bilmek önemlidir. Böyle zamanlarda nereye bakacağını ise sadece kendine, yani kim olduğuna saygı duyan insanlar bilebilir. Belki de kaybolduğumuzda ihtiyaç duyduğumuz şey, yeni bir yol bulmak değil, kendimize geri dönebileceğimize dair bir iz bulmaktır.


