Yorgunluğun Normalleşmesi
Hiç fark ettiniz mi günümüzde acaba kaç kere kendimize “çok yorgunum” diyoruz? Acaba gerçekten bedenen yorulduğumuzdan mı yoksa artık bu yorgunluk ruhumuza mı işledi? Hatta daha da kötüsü belki de ağzımızda yer edindi. Elbette günlük yaşamımızda zorluklar ve sıkıntılardan geçiyoruz. Artık bunlara “belli başlı” tabirinin bile kullanılmaması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü en ufak bir pürüz bile titiz bir insanın gününü mahvedebiliyor. Evde ailemize karşı sorumluluklarımızdan ötürü veya işyerinde yaşadığımız tempolar bizi yıpratabiliyor. Peki bunun farkındalığına nasıl varabiliriz, önüne geçmek veya azaltmak için neler yapabiliriz, bunu biliyor muyuz?
Modern Yorgunluğun Anatomisi
Herkesin aklına ilk gelen o çok yorulduğumuz mekânlardan biri ile başlamak istiyorum: “işyerimiz”. Bilirsiniz, her iş elbette aynı değildir. Hatta bir işyerindeki kasiyerlik tanımı başka bir kurumun görev tanımında farklılık gösterebilir. Gün boyu müşterilerle kurduğumuz diyaloglar, kasadaki o sorumluluk, size zimmetlenen o kadar paraya sahip çıkma, gaspa uğrama tehlikesi… Aslında bu pozisyonu kabul ederken beraberinde bunları da kabul ettiğiniz hâlde, sizlere sözlü veya yazılı şekilde belirtilmediğinden ekstra sorumluluk almış gibi hissettiğiniz için psikolojiniz bundan etkileniyor.
Tabii bir de oradaki duruşunuz da bunlara ekleniyor. Nasıl diye sorarsanız; orası sizin işyeriniz. Bunun bilincinde olarak yaşadığınız şeyleri bir kenara bırakıp müşteriye en iyi hâlinizle, pozitif ve sizi tekrar görmek isteyecek şekilde bir imaj oluşturmalısınız. Bu da her ne kadar siz ve sizin o anki ruh hâliniz olmasa da görev tanımından ekstra size tanınan görevlerden biridir. Bu konuda “olduğunuz gibi olun” diyemem. Çünkü kötü bir gün geçiriyor olmanız, işyerinize gelen müşterinin suçu değildir. Elbette her şeyi beyninizde sıfırlayın da demiyorum. Olabildiğinizin en iyi hâli olmaya çalışın.
Bütün bunlar birleştiğinde ve satırları okuduğunuzda bile bir yorgunluk hissettiniz değil mi? Tüm bu anlattıklarım gözünüzde canlandı ve sizleri daha şimdiden yordu. Kim bilir, belki aranızda bu durumu yaşayanlarınız bile vardır.
Tüm bunlar yetmezmişçesine bir de o işyerine ulaşma süreci vardır. Zaten üstünüze aldığınız sorumluluklardan bitkin düşeceğiniz işyerine gitmek başlı başına bir yüktür. Hele ki kalabalık bir şehirde yaşıyorsanız, vay hâlinize. Belki yolu kısaltma konusunda yardımcı olamasam da daha verimli geçirmeniz konusunda yardımcı olabilirim. Öyle hemen yanınıza kitap alın okuyun demeyeceğim. Toplu taşımaların özellikle erken saatlerinde ne kadar tıklım tıklım olduğunu göz ardı edemeyiz. Ancak sevdiğiniz bir müzik listesini dinlemek, merak ettiğiniz bir konu hakkında bilgi videosu dinlemek ya da özellikle benim de en çok tercih ettiğim yol boyu yatıştırıcı ve sakinleştirici meditasyon sesleri dinlemek ruhunuza iyi gelecektir. Özellikle meditasyon, gerçekten ruhu dinlendirip yorulmanın biraz da olsa ötesine geçen bir araçtır. Bu yüzden en azından günde bir kere yapmanızı şiddetle tavsiye ederim.
Sorumluluğun Arttığı Pozisyonlar
Şimdi de gelelim biraz daha sorumluluğun yükseldiği pozisyondaki çalışan insanlara. Her ne kadar gözümüzde etrafta “onu yapın, şunu yapın” diyen kişiler gibi gözükseler de kimilerinin gerçekten görev tanımı oldukça önemlidir ve layığıyla yerine getirmesi gerekir. Örneğin bir işyerinde personelleri idare eden bir pozisyonda bulunuyorsanız, gözünüzü telefonunuzdan ayıramazsınız. İzinli olduğunuz bir günde bile sizin onayınızı bekleyen tonlarca mesajla karşılaşabilirsiniz. Hele bir de oraya yeni başlayan birine yol gösteriyorsanız, kolaylıklar dilerim.
Hiçbir eylemde bulunmadan sadece telefonunuza gelen o bildirim sesleri bile canınızı sıkar ve sizi ruhen yorar. Sonuçta o gün, bütün bir haftanın yorgunluğunu üzerinizden atmanız için size tanınan bir haktır ve bunu doğru dürüst kullanamamak ister istemez canınızı sıkar. Hatta belki telefonunuzu tamamen kapatıp rahat bir nefes bile almak istiyor olabilirsiniz.
Görünmez Yükler: Rol Belirsizliği ve Psikolojik Erozyon
Biraz önce bahsettiğim gibi görev tanımımızın yanı sıra eklenen bazı sorumluluklarımız vardır. Peki ya siz işe girdikten sonra üzerinize bir kişinin altından kalkamayacağı görev tanımları eklenirse? Bu durumda ne yapmalıyız? Direkt işten ayrılmanız, size işverene vereceği hasardan daha fazlasını verir. İşverenin egosu yüzünden sizin işten ayrılmanız onu sadece birkaç gün etkiler, ardından yerinize bir başkası alınır. Ancak sizin bir gün bile kaybınız, isteklerinizi karşılayamama ve kısıtlama gibi sonuçlar doğurabilir.
Bu süre zarfında kendi içinizde bir içsel çatışma hâline girersiniz ve sürekli “bu benim işim mi?” diye sorgulamaya başlarsınız. Zamanla bu durum sizi ruhsal olarak yıpratır ve kendinizi sürekli tükenmişlik içinde hissetmenize neden olur. Bu noktada her şeye koşuşturan ve elinden her iş gelen bir profil çizmemek gerekir. Özellikle bu durumu işyerlerinizde sakın yapmayın. Çünkü ilk zamanlardaki iltifatlar ve tebrikler, zamanla “niye bu sefer beceremedin?” sorularına dönüşür. Buna belli bir süre sonra farkındalık geliştirip sınır koymak isteseniz bile içten içe kendinizi suçlar hâle gelirsiniz. Zamanla “ben yetersiz miyim, beceriksiz miyim?” gibi sorular doğar.
Yorgunluğun Maskeleri
“Evet, hemen hallediyorum.” Lütfen bunu demeye biraz ara verin artık. Üzgünüm ama ruhunuz bunu artık kaldıramıyor ve bunu kabullenmek bir suç ya da yetersizlik göstergesi değildir. Sizler de biraz nefes almayı ve mutlu olmayı hak ediyorsunuz. Kendinize bu kadar yüklenmekten vazgeçin; elinize daha fazla yükten başka bir şey geçmeyecek. Hatta bu durum zamanla, sizin işiniz olmasa bile “nasıl olsa iyi yapıyorsun” denilerek o işi kendi kendinize görev tanımınıza eklemenize neden olacaktır.
Kendinizi bu süreçte sıkmayın. Yorulduğunuzda durup dinlenmek sizin hakkınızdır. Kimin ne acelesi varsa buyursun, kendi işini kendi görsün. Yorulduğunuz anda biraz durun, dinlenin ve birkaç saniye bile olsa her şeyi boş verin. Unutmayın, sizin direnciniz yerinde olmadığında kimse işlerini halledemeyecektir.
Zamanla bu yoğunluk sizi yavaş yavaş ele geçirmeye başlar. Öyle ki bu durum kişiliğinize bile yansıyabilir. Bu konuyu detaylandırmak ürkütücü olsa da ilerleyen süreçte bu yoğunluğun sizi siz olmaktan uzaklaştırdığına şahit olabilirsiniz.
Kişisel Alanın İyileştirici Rolü
Gelelim artık biraz da olumlu şeylere. Kendinizi en iyi nerede hissediyorsunuz? Okulda mı, evde mi yoksa belki doğup büyüdüğünüz o ilçede mi? Tüm bunların aslında sizin kişisel alanınızın bir parçası olduğunu biliyor muydunuz? “Baksana, Nişantaşı çocuğu geçiyor” denir ya bazen; evet, tam olarak bundan bahsediyorum. Nişantaşı, o kişinin alışkın olduğu ve kendini özdeşleştirdiği bir yerdir. Belki çok daha uç bir noktada yaşıyordur ama yine de orası onun ruhuna iyi geliyordur.
Şöyle bir örnek de verebilirim: Bir misafirliktesiniz diyelim. Eve geri döndüğünüzde kendi düzeninizi, kendi eşyalarınızı ne kadar özlediğinizi hiç fark ettiniz mi? Aslında aldığınız her bir cansız objeyle bile ruhunuz bir bağ kurabilir. Evinizde mutlaka çok sevdiğiniz ve sıradan gördüğünüz eşyalar vardır. Kimi insanlar bir eşyayla küçük bir ritüel oluşturur ya da onu yanında bulundurarak ruhunun beslendiğine inanır. Bu tür durumlarda ruhunuza en iyi gelen ilaç, çoğu zaman başlı başına farkındalık ve inançtır. Burada kastettiğim dini bir inanç değil; umut, heyecan veya bir dilek gibi hislerdir.
Yorgunluğu Yeniden Görünür Kılmak
Bundan sonraki süreçte yorgunluklarınıza alışmayın, onları göz ardı etmeyin. Kime karşı olursa olsun sınırlarınızı koruyun. Kimsenin sizi ruhsal olarak ezmesine izin vermeyin. Bu farkındalığın bilincinde olmak ve sınır çizmek bir lüks değil, insan doğasının doğal bir getirisi ve hakkıdır. Çok çalışmanın karşılığını yalnızca dinlenmek olarak görmeyin; bunun yerine dinlenme sürenizi yeniden düzenleyin. Size iyi gelen şeyleri önceliğiniz hâline getirin.
Yorgunluğunuzu en iyi atlatma yöntemi, kendi görünmez yüklerinizi fark etmenizden geçer. Unutmayın, hepimiz insanız. Hatalar yaparız, yanlış kararlar veririz, unutkanlıklar yaşarız. Sonuçları bizi yıpratabilir, yorabilir. Ancak her şeyin başında şunu unutmamalıyız: Bu hayata yalnızca bir kere geliyoruz. Geçmişin izlerine ve ağırlığına takılı kalıp kendimizi yormaktansa, önümüze bakmak için hâlâ geç kalmadığımızın farkına varmalıyız.


