Yirmili Yaşlarda Yanlış Bir Hayatta Hissetmek
Bir sabah uyandığında her şey yolundayken, yerli yerindeyken kendini yanlış bir hayatta gibi hissetmek mümkün.
Yirmili yaşların ortalarındaki çoğu kişi bunu yaşıyor ve günlerine seçimlerini sorgulayarak, “acaba doğru yerde miyim?” diye kafalarında evirip çevirerek devam ediyor. Modern adıyla “quarter-life crisis” yani “yirmili yaş sendromu” sanılanın aksine çok sayıda gencin zihninde sessizce savaş verdiği bir konu.
Bu kaybolmuşluk hâli aslında düşündüğümüz gibi başarılı olamama hâlinden değil, kimlik doğamızdan kaynaklanır. Erik Erikson gelişim psikolojisinde kimliği sadece ergenlikte tamamlanıp biten bir yapı olarak tanımlamaz. Aksine, kimlik gelişimini yaşam boyu süren bir süreç olarak görür ve kişiliğimizin farklı gelişim dönemlerinde kendini yeniden konumlandırdığını vurgular.
Kimliğin Yeniden Müzakere Edilmesi
Erikson’un bakış açısını ele aldığımızda yetişkinliğin başlarında çıkan bu yön kaybı hissi, seçimlerin yanlış olmasından çok; kimliğin içimizde baştan müzakere edilmesinden dolayı olabilir. Bu dönemlerde hepimizin tahmin edebileceği gibi kişi yalnızca “kim olduğunu” değil, aynı şekilde “nasıl bir hayat yaşaması gerektiğini” de sorgular hâle gelir.
“Beni ben yapan şey gerçekten bu mu?”, “Bu hayata herkes gibi ben de sürüklendim mi yoksa gerçekten istiyor muydum?”, “Potansiyelimi harcıyor muyum?”. Tanıdık gelen bu soruların hepimizin zihnini öyle ya da böyle bir şekilde kurcaladığını Erikson aslında çok önceden fark etmiş. Bunu bir zayıflıktan çok, gelişim sürecinin anahtar noktası olabileceğini düşündürmüştür.
Toplumsal Beklentiler ve Karar Baskısı
Alınan kararların bir ömür boyu kalıcı olacağı ve değişmesinin zor olacağını toplum bize aşılar. Doğru ya da yanlış olan bu düşünceler kendimizi sorgulamamıza, karar almaya çalışırken daha çok strese girmemize neden olur. Tüm bunlar bireyin dışarıdan “hayatın akışına kapılıp gidiyor” gibi gözükmesine ve içten içe bir uyumsuzluk yaşamasına neden olur.
Nasıl giyindiğimizden tutun söylediğimiz şeylere kadar “şu an yaşım gibi mi davranıyorum, çok mu çocuksu kaldım?” gibi söylemlerde bulunmamız da bu yüzdendir.
Beliren Yetişkinlik Dönemi
Bu yetişkinlikle çocukluk arasında kalma hâlini açıklayan başka bir kavram da “emerging adulthood”tır. Jeffrey Arnett geç ergenlik ve yetişkinlik arasında kendine özgü olan bu dönemin ayrı bir gelişim seviyesi olduğunu düşünür. Bu dönemde birey her açıdan “yetişkin” olarak kabul edilir ama duygusal açıdan hâlâ olma hâli içindedir. Sorumluluklar bir anda artmaya başlar fakat bu sorumluluklara karşı gelişen aidiyet duygusu aynı hızda bireyde oluşmaz.
Bu beliren yetişkinlik döneminde, bireyin hayatındaki herkes ondan potansiyelinin farkına varmasını, atılım yapmasını ve verdiği kararların net bir şekilde doğru olmasını bekler. Ancak dünyamızın şu an geldiği hâl ve bize sunduğu imkânlar geçmişteki gibi değildir. Bu yüzden seçeneklerin fazlalığı hepimizde özgürlük ve güç hissinden çok, karar felci yaşamamıza yol açar.
Kaybolmuşluk Bir Hastalık Mı?
Hepimiz yanlış bir hayat seçme korkusuna o kadar tutunmuş ve alışmışız ki dünyaya ve kendimize karşı sürekli bir tetik hâlindeyiz. Bu sebeple diyebiliriz ki yirmili yaşlardaki kaybolmuşluk hissi kişisel kararsızlıklarımızdan çok dönemsel belirsizliklerle de yakından ilgilidir.
Quarter-life crisis kesinlikle doğal ve yaşamın akışında gelişen bir gelişim seviyesidir. Buna mental bir rahatsızlık olarak bakmaktan çok, bireyin uyum sağlama çabası olarak bakmak gerekir. Kimliğimiz, yön ve anlam duygumuz baştan şekillenirken kendimize yabancı hissetmek aslında bu gelişimin getirdiği bir durumdur.
Ne Zaman Dikkat Edilmeli?
Fakat bu sürecin her zaman masum ve normal olduğunu söylemek yanlış olur. Kaybolmuşluk hissi günlük işlevselliğimizi bozduğunda, kaçınma davranışları ve umutsuzluk beraberinde geldiğinde klinik bir değerlendirme de gerekebilir. Hayatımızın her aşamasında sorgulamanın kendisi sorun yaratan bir faktör değildir, fakat bu sorgulamanın bireyi ne ölçüde daralttığı belirleyici olur.
Bir Durak Olarak Kaybolmak
Son olarak belki de yirmili yaşlarımızda en zor olan şey, kaybolmuş hissetmenin hemen düzeltilmesi gerektiğine olan inançtır. Oysa bu duygu, yanlış bir hayat yaşadığımızı değil; yaşadığımız hayatı daha dürüst bir şekilde anlamaya çalıştığımızı gösterir.
Her sorunun her zaman tek bir cevabı olmak zorunda değildir. “Acaba doğru yerde miyim, doğru şeyleri mi yapıyorum?” diye sormak, kendimizle temas hâlinde olduğumuzu kanıtlar. Bu açıdan bakıldığında hissedilen kaybolmuşluk duygusu, her şeyin yanlış olduğu bir son değil; yönümüzün yeniden tanımlandığı ve hepimizin durup baktığı bir ara duraktır.


