Öğretmenlik, genellikle sadece bir bilgi aktarımı süreci olarak görülür. Oysa her sabah sınıfın kapısından içeri giren bir öğretmen, aslında dünyanın en dinamik sahnelerinden birine adım atar. Modern eğitim sisteminin getirdiği katı müfredatlar ve her şeyi önceden planlama zorunluluğu, öğretmeni bazen sadece belirlenmiş komutları yerine getiren bir çalışan haline getirebilir. İşte tam bu noktada, J. L. Moreno’nun yıllar önce çocukları izlerken fark ettiği o temel ihtiyaç devreye girer: Eylem açlığı.
İnsan, doğası gereği sadece düşünen değil, eyleyen bir varlıktır. Çocukken oyunla karşıladığımız bu eylem ihtiyacı, yetişkinlikte yerini toplumsal rollere ve mesleki kalıplara bırakır. Bir öğretmen için mesleki doyumun anahtarı da burada gizlidir. Eğer öğretmen, hazırladığı ders planının dışına çıkma cesaretini gösteremiyorsa, o sınıf bir keşif alanından ziyade bir monotonluk yerine dönüşür. Oysa eylemin olduğu yerde yaratıcılık, yaratıcılığın olduğu yerde ise gerçek bir iş tatmini vardır.
Planın Gücü mü, Sınıfın Direnci mi?
Kusursuz bir ders planı öğretmene güvenlik sağlar ama bazen sınıfın o anki “gerçekliğine” karşı örülmüş bir duvara dönüşebilir. Örneğin, sınıftaki herkesin zihnini meşgul eden bir okul içi gerginlik, bir disiplin olayı veya telefonlara aynı anda düşen bir bildirim varken; hiçbir şey olmamış gibi konuya devam etmek bir “eylem tıkanıklığıdır“.
O an, müfredatın sesini biraz kısıp sınıftaki o kolektif huzursuzluğu dersin yakıtı haline getirmek gerekir. Eğer konu olasılık hesaplarıysa, bunu o günkü güncel bir haberin gerçeklik payı üzerinden kurgulamak; eğer konu dil bilgisi ise, öğrencilerin o anki hararetli tartışmalarındaki kelime tercihlerini ve manipülasyonları birer analiz nesnesine dönüştürmek, o anı yönetmektir. Bu, dersi “kaynatmak” değil; hayatın dersin içine sızmasına izin vererek bilginin işlevselliğini o saniyede kanıtlamaktır.
Gerçek öğrenme, genellikle kontrolün biraz esnediği ve merakın savunmasız kaldığı o belirsizlik anlarında gerçekleşir. Bir öğrencinin dersin ortasında sorduğu “absürt” ama sınıfta büyük bir yankı uyandıran soruya, “konumuzla ilgisi yok” diyerek kapıyı kapatmak yerine; o sorunun içindeki merakı mevcut konuya bağlayacak köprüler kurmak öğretmenin ustalığını gösterir.
Buradaki kritik denge, planı tamamen terk etmek değil, planı sınıfın dinamizmine uyarlayabilmektir. Moreno’nun dediği gibi, yaratıcılık sadece “yeni” bir şey yapmak değil, var olan duruma “uygun ve yeni” bir tepki verebilmektir. Bu tepkiyi verebilen öğretmen, sınıf içinde kendini çok daha yetkin ve işine hakim hisseder. Çünkü artık sadece kâğıt üzerindeki bir metne değil, karşısındaki canlı insan grubuna hitap eder.
Rollerin Ötesinde: Kendine Bir Başkasının Gözüyle Bakmak
Bir öğretmenin en büyük sınavı, her gün karşısında oturan onlarca öğrencinin beklentisiyle başa çıkmaktır. Öğretmenler gün boyu sadece bilgi aktarmazlar; aynı zamanda birer hakem, teselli edici ve otorite figürü rollerini taşırlar. Bu rollerin ağırlığı altında ezilmek, mesleki tükenmişliğin ilk adımıdır. Ancak bu rollere katı kurallar yerine daha geçirgen bir yapı katabilmek, öğretmenin üzerindeki baskıyı hafifletebilir.
Bir öğretmenin, ders anlatırken aniden durup kendine bir öğrencisinin gözüyle bakabilmesi, sınıfın tüm havasını değiştirebilir. O an yaşanan bir sorunu sadece bir “kural ihlali” olarak görmek yerine, o etkileşimin içindeki durumu fark etmek, tıkanmış bir süreci akışkan hale getirir. Kendi davranışının öğrenciler üzerindeki yansımasını hissedebilen bir öğretmen, aslında sınıfın iklimini değiştirecek anahtarı elinde tutar. Bu bir teknik değil, bir fark ediştir. Kendi sesini bir başkasının kulağından duyabilmek veya duruşunu bir başkasının gözünden görebilmek, öğretmeni o anın içinde hapsolmaktan kurtarır.
Sonuç: Sürecin İçinde Var Olmak
Öğretmenlikte tükenmişliği aşmanın yolu, sadece kurallara veya plana sadık kalmak için çabalamak değil, sınıf içindeki beklenmedik anlara yer açabilmektir. Moreno’nun vurguladığı eylem ihtiyacını mesleki kalıplarla bastırmak yerine, bu potansiyeli sınıfın o anki ihtiyacına göre kullanmak gerekir. Sınıfı sadece bir görev alanı olarak değil, her an yeni bir durumun doğabileceği bir yer olarak görmek, öğretmenin işine olan bakışını değiştirir. Kendi eylemlerinin sonuçlarını sınıfta doğrudan görebilmek ve değişen durumlara cevap verebilmek, mesleki tatminin temel belirleyicisidir.


