Geçenlerde yeni yayımlanan ve oldukça dikkat çeken Frankenstein filmini izledim. İlk bakışta film, klasik bir korku ve bilimkurgu anlatısı gibi görünse de ilerledikçe bunun çok daha derin, çok katmanlı bir hikâye sunduğu fark ediliyor. İzleme sürecinde, anlatının yalnızca ürpertici sahneler ya da bilimsel sınırların zorlanması üzerinden ilerlemediğini; aksine insan ruhunun karanlık, bastırılmış ve çelişkili yönlerine güçlü göndermeler içerdiğini hissettim. Karakterlerin olaylara verdikleri tepkiler, aldıkları kararlar ve özellikle duygusal kırılma anları, filmin psikolojik derinliğini belirginleştiren unsurlar arasındaydı. Bu noktada en dikkat çekici ilişki, hiç kuşkusuz Victor Frankenstein ile yarattığı canlı arasındaki dinamikti. Film ilerledikçe Victor’un yarattığı varlıkla kurduğu bağın yalnızca bilimsel bir deneyin sonucu olmadığı; kimlik arayışı, ego çatışması, suçluluk duygusu ve bastırılmış yönlerle örülü karmaşık bir psikolojik ilişki olduğu giderek daha görünür hâle geliyordu. Bu ilişki, insanın kendi ürettikleriyle nasıl yüzleştiğini, sorumluluk almaktan kaçındığında ne tür içsel çatışmalar yaşayabileceğini ve bazen en büyük korkularının dış dünyadan değil, kendi iç dünyasından kaynaklanabileceğini düşündüren çarpıcı bir anlatı sunuyordu.
Victor Frankenstein’ın Motivasyonları ve Gölge Arketipi
Mary Shelley’nin eserini psikolojik bir perspektiften ele aldığımızda, Victor Frankenstein’ın motivasyonlarının yalnızca bilimsel merakla sınırlı olmadığını görürüz. Onun “mükemmel bir canlı yaratma” arzusu, narsistik eğilimlerin, kontrol ihtiyacının ve tanrısal bir güce ulaşma fantezisinin birleşimi olarak okunabilir. Victor, yaşamı yaratma eylemiyle kendi eksikliklerini telafi etmeye, içsel boşluğunu doldurmaya çalışır. Bu noktada yarattığı varlık, yalnızca bir deney sonucu ortaya çıkan bir organizma değil; Victor’un bastırdığı korkuların, kusurların ve kırılganlıkların somutlaşmış hâli gibidir. Carl Gustav Jung’un “gölge arketipi” kavramı tam da burada anlam kazanır. Jung’a göre birey, kabul etmekte zorlandığı yönlerini bilinçdışına iter; ancak bu bastırılan içerikler yok olmaz, aksine dış dünyada tehditkâr bir formda karşısına çıkar.
Victor’un yaratığıyla ilk karşılaşmasında yaşadığı yoğun dehşet ve onu anında reddetmesi, aslında kendi iç dünyasıyla yüzleşememe korkusunun sembolik bir yansımasıdır. Yaratığın fiziksel olarak “kusurlu” oluşu, Victor’un kendi içsel kusurlarını kabul edememesinin dışavurumudur. Bu bağlamda yaratığı, yalnızca bilimsel bir başarısızlık olarak değil, Victor’un bilinçdışının bedenlenmiş hâli olarak değerlendirmek mümkündür. Yaratığın Victor’a yönelttiği bağlanma ihtiyacı, bir çocuğun ebeveynine duyduğu temel güven ve kabul arayışını anımsatır. Ancak bu bağ karşılık bulmadıkça, yaratığın deneyimlediği yalnızlık, değersizlik ve dışlanmışlık duyguları zamanla yoğun bir öfkeye dönüşür. Psikoloji literatüründe bu süreç, “bağlanma travması” ve “reddedilme sonrası agresyon” kavramlarıyla açıklanabilir.
Suçluluk Psikolojisi ve Süperego Çatışması
Victor’un hikâyesi aynı zamanda güçlü bir suçluluk psikolojisiyle de iç içedir. Yaratığının zarar verdiğini fark ettikçe Victor’un kaçınma davranışları artar; sorumluluk almaktan uzaklaştıkça ruhsal çöküşü derinleşir. Freud’un yapısal kişilik modelinde yer alan süperego, bu noktada devreye girer. Kişi, yaptığı eylemlerin sorumluluğunu üstlenmediğinde, bilinçdışı düzeyde kendini cezalandıran bir döngünün içine girer. Victor’un bedensel hastalıkları, ruhsal tükenmişliği ve giderek artan kaygısı, bu öz-cezalandırma mekanizmasının dramatik bir yansımasıdır.
Kabul Edilme İhtiyacı ve Kimlik Algısı
Kötülüğün Sosyal ve Varoluşsal Kaynakları
Yaratığın kötülüğü öğrenme süreci, doğuştan gelen bir yıkıcılıktan ziyade, maruz kaldığı sosyal dışlanmanın bir sonucudur. Sürekli reddedilmek, insanın kendisine sunulan aynaya bakarak kendini tanımlamasına neden olur; yaratık da toplumun ona sunduğu “canavar” imgesini zamanla içselleştirir. Sosyal psikolojide bu durum, “etiketleme” ve “kendini gerçekleştiren kehanet” kavramlarıyla açıklanabilir. Birey, sürekli olarak olumsuz bir kimlikle tanımlandığında, bir süre sonra bu kimliğe uygun davranışlar sergilemeye başlar. Yaratığın şiddete yönelmesi, kabul görmeyen bir varoluşun son çare olarak seçtiği bir ifade biçimi hâline gelir.
Bu bağlamda yaratığın öfkesi, anlaşılmamanın ve görülmemenin yarattığı derin bir varoluşsal yalnızlığın sonucudur. Onun talebi bir eş, bir yuva ya da yalnızca bir temas değildir; asıl talep, insan olarak tanınmak ve duygularının meşruiyet kazanmasıdır. Victor’un bu talebi görmezden gelmesi, yalnızca yaratığı değil, aynı zamanda kendi insani sorumluluğunu da inkâr etmesi anlamına gelir. Böylece hikâye bize, kötülüğün çoğu zaman bireyin içinden değil, kurduğu ya da kuramadığı ilişkilerden beslendiğini hatırlatır. Hiçbir birey tek başına “kötü” doğmaz; çoğu zaman kötülük, uzun süreli reddedilmenin, yalnızlığın ve duygusal ihmalin sessiz bir sonucudur.


