Pazar, Haziran 28, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Yalnız Değil, Kendinle

“Ancak, şaşırtmasın bu sizi. Bizlere gereken yalnızlıktır, büyük, içsel bir yalnızlık. Kendi içine yürümek ve saatler boyu kimselere rastlamamak…” – Rainer Maria Rilke

Modern dünyanın ona ayak uydurmaya çalışan insanını düşündüğünüzde aklınıza ilk ne geliyor? Otobüste kulaklıkları takılı, sokakta telefonu elinde, hatta market sırasında bile ekrana gömülmüş insanlar. Günümüz insanı neredeyse hiç boş durmuyor. Belki hareket halinde olmaya alıştığından, belki de boş durmaktan korktuğundan.

Peki, tüm bunlar ortadan kalktığında ne olur? İnsan boş kaldığında neyle karşılaşır? Gerilir, bir şeyler yapmak mı ister yoksa sessizliğin tadını mı çıkarır?

Bazı bireyler için kendisiyle durmak, oturmak, hatta kendi başına bir şeyler yapmak bile zor gelebilir. Hayatlarının arka planında devamlı bir uyaran, bir şarkı ya da güvende hissettikleri bir video duymak isterler. Peki, bu kadar zor gelmesinin sebebi nedir? Çoğu zaman mesele bireyin kendisinden korkması değil, sessizlikte karşılaştığı duygu ve düşüncelerle baş etmekte zorlanmasıdır. Sessizlik, çoğu zaman zihnin örttüğü şeyleri ortaya çıkarmakta çok iyi bir uyarandır. Gün içinde bastırılan, arkaya itilen her duygu ve düşünce, dikkat dağıtıcı unsurlar ortadan kalktığında gün yüzüne çıkmaya başlar.

Bu sebepten mesele aslında yalnız kalmak değil, yalnız kaldığımızda zihnimizle nasıl bir ilişki kurduğumuzdur. Psikanalist Winnicott’a göre yalnız kalabilme kapasitesi, ne kadar psikolojik olgunluğa eriştiğinizin en önemli göstergelerinden biridir. Bu kavram, bireyin yalnız olma durumunu bir tehdit olarak değil, güvenli bir alan olarak deneyimleyebilmesini ifade eder. Bu kapasite, kişinin sürekli olarak izole kalmasıyla değil; erken dönem ilişkilerinde yeterince güvenli bir bağ kurabilmesi ile ilişkilendirilir. Çünkü bireyler, dünyadaki ilk yıllarında önce bir başkasının varlığında güvende hissetmeyi öğrenir. Zaman geçtikçe bu duygu içselleşir ve kişi artık fiziksel olarak yalnız kalsa bile psikolojik bir dağılma yaşamadan kendi varlığına eşlik etmeyi öğrenir.

Winnicott bu kavramı psikoloji dünyasına 20. yüzyılın ortalarında kazandırdı. Ancak günümüz dünyasında bahsedilen bu kapasite çoğu zaman eşlikçi bir sessizlikten çok, devamlı olarak uyarılmayla yer değiştiriyor. Yalnızca yürürken ya da yemek yerken başka bir eşlikçi isteme ihtiyacı giderek daha da yoğun hale geliyor. Çünkü modern insan için boşluk, artık dinlenecek bir alan olmaktan çok, kapatılması gereken bir eksiklik olarak algılanıyor.

Telefonlar, sosyal medya, müzikler ve arka planda açık bırakılan çoğu şey, bu noktada artık eğlence araçları olmaktan çıkabilir; bireylerin iç dünyalarıyla kendi aralarına koyduğu psikolojik bir tampon haline gelebilir. Fakat burada bahsedilen unsurlar, her zaman bir kaçış anlamına gelmez. Müzik dinlemek, video izlemek, bir şeylerle meşgul olmak gündelik hayatın ve yaşamın bir parçasıdır. Sorun, kişinin bunlar olmadan kendisini eksik, huzursuz ve saldırıya açık hissetmesiyle başlar. Bu noktada zararsız bir alışkanlıktan çok, sessizlikle ve kendimizle kurduğumuz ilişkinin zorlayıcı hale gelmesinden söz edilebilir.

İnsanın kendisiyle vakit geçirmesi çoğu zaman yanlış anlamaya müsait bir durumdur. Bu, yalnızlığı romantize etmek veya insanın her yalnız kaldığında mutlu olması gerektiğini savunmak değildir. İnsan doğası gereği sosyalleşmeye ihtiyaç duyan bir varlıktır ve her bireyin psikolojik gelişimi ve sağlığı için başkalarıyla kurduğu bağlar önemlidir. Fakat bir diğer önemli nokta ise, sağlıklı ilişkiler kurabilmek için kendi iç dünyamıza dokunmamız gerektiğidir. Çünkü kişiler, yalnız kaldığında sadece sessizlikle değil; göz ardı ettiği ihtiyaçlarıyla, kırılganlıklarıyla ve bazen de kendisine yaptığı eleştirileriyle baş başa kalır.

Zaman zaman böylesine karşılaşmalar rahatlatıcı olmayabilir. Yer yer sıkılmak, huzursuz hissetmek, geçmişte söylenmiş bir cümleyi hatırlamak veya kaygıların yükseldiğini fark etmek olağandır. Fakat konuştuğumuz konsept, bu düşüncelerin hiç gelmemesi değil, geldiklerinde onları susturmadan ve kaçmadan taşıyabilmektir. Bu yönüyle insanın tek başına kalabilme kapasitesi, duygu düzenleme becerisiyle yakından ilişkilidir. Kişi kendi hislerini fark ettikçe, duygularını anlamlandırdıkça ve tahammül edebildikçe; yalnızlık bir tehdit olmaktan çıkar ve kişinin kendiyle temas edebildiği alanlara dönüşebilir.

Kendine katlanabilmek dediğimiz süreç tam olarak burada başlıyor olabilir. İnsan yalnız kaldığında sadece kim olduğunu değil, kendisine nasıl davrandığını da fark eder. Zihninden akan her bir düşünceyi yargılıyor mu? Dikkatini mi dağıtıyor? Yoksa kendi sesini, rahatsız edici olsa bile, anlamlandırmaya çalışıyor mu? Bu sorular, bireyin kendisiyle kurduğu ilişkinin niteliğini ve kapasitesini gösterir. Sessizliğin rahatsız edici yanı kendisi değil de, uzun zamandır ötelediğimiz kendi sesimizi hatırlatması da olabilir. Günlük hayatın aceleci temposunda insan çoğu zaman ne istediğini değil, ne yapması gerektiğini düşünür. Bu yüzden kendi kendine kalabilmek, sadece bir alanda kendinle durmak değil; dış dünyanın talepleri azaldığında kendini dinleyebilmektir.

Bu sebeple bu eylem, modern dünyanın hızına karşı küçük ama anlamlı bir duraklama alanı olabilir. Bir kahveyi telefonsuz içmek, yürüyüşleri sessiz yapmak veya günün birkaç dakikasını bile olsa herhangi bir uyaran olmadan geçirmek basit görünebilir. Oysa böylesine anlar, bireyin kendisini anlamasına ve tanımasına olanak veren önemli fırsatlardır.

Her yalnızlık iyileştirici olmak zorunda değildir; bazıları ağır, bazıları yorucu olabilir. Bu noktada önemli olan, insanın bunu yapmaya kendisini itmemesi ve buna denk geldiği anlarda kendisine daha az yabancı hissetmeyi öğrenmesidir. Rilke’nin söz ettiği ‘yalnızlık’ belki de böyle bir alandır: kaçılması gereken boşluklar değil, insanın kendisine yürüyebildiği sessiz yollar.

Bireyin kendine katlanabilmesi, yalnızlığını sevmek zorunda olması değildir. Kendisini terk etmeden, onunla kalabilmeyi öğrenmektir.

Aze Su Özkan
Aze Su Özkan
Aze Su Özkan, İstanbul Bilgi Üniversitesi Psikoloji Bölümünden yüksek onur derecesiyle mezun olmuştur. Lisans eğitimi sırasında çocuklara yönelik klinik stajlar yapmış, ayrıca uluslararası fonla desteklenen bir projede araştırma asistanı olarak görev almıştır. Psikoloji alanındaki akademik yolculuğuna Almanya’da devam etmiş ve yüksek lisans eğitimi süresindedir. Özkan, özellikle çocuk ruh sağlığı, gelişimsel psikoloji ve kültürlerarası terapi alanlarında özgün içerikler üretmektedir. Psychology Times Türkiye ekibinde yer alan Özkan, psikolojiyi herkes için anlaşılır, ulaşılabilir ve ilham verici hale getirmeyi amaçlamaktadır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar