Perşembe, Nisan 23, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Var Olmayanın Öğretemediği Şey: Var Olmak

Giriş

Var olmak; insanın hayat biçimini, ilişkilerini, duygu ve düşüncelerini, değerlerini ve deneyimlerini bir araya getirerek kurduğu bütünsel bir varlık hâlidir. İnsan, bu anlamda sadece “olan” değil, aynı zamanda kendini sürekli yeniden inşa eden ve büyüten bir varlıktır. Bu inşa süreci, özellikle çocukluk döneminde büyük ölçüde yakın ilişkiler aracılığıyla şekillenir. Çocuk, kendini ve dünyayı tek başına anlamlandırmaz; onu çevreleyen yetişkinlerin varoluş biçimi üzerinden öğrenir. Bu öğrenme süreci en yakın çevreden başlayarak; okul, arkadaşlıklar ve toplumsal sistemler gibi dış katmanlara doğru genişler; çocuğun davranışlarına, duygusal tepkilerine ve ilişki kurma biçimine doğrudan yansır. Sistemin temelinde yer alan aile, çocuğun varoluşu tüm yönleriyle deneyimlediği ilk ve en etkili alandır. Bu nedenle yetişkinin kendi varlığıyla kurduğu ilişki, çocuğun kendilik gelişiminde ve davranışlarının kök salmasında belirleyici bir zemin oluşturur.

Çocuk Var Olmayı Nasıl Öğrenir?

Çocuk, kendilik duygusunu boşlukta inşa etmez; aksine kendini, duygularını, sınırlarını ve varoluşunu kendisine sunulan ilişkisel düzlemde tanır. John Bowlby’nin bağlanma kuramının temelini de bu oluşturur: Güvenli bağlanma deneyimi yaşayan çocuk, duygularını kapsayabilir, adlandırabilir ve düzenleyebilir. Çünkü bu duygular henüz çocuk tarafından taşınamazken, onları kapsayan ve dönüştüren bir “öteki” yanında var olmuştur.

Bu bağlamda eğer o kapsayıcı figür yoksa? Ya da fiziksel olarak var olmasına rağmen kendi iç dünyasıyla temas kuramadığı için duygusal olarak erişilmezse? Bu durumda çocuğa sunulan şey güvenli bir ilişki değil; bir boşluk ya da tehdit algısıdır. Çocuk, iç dünyasında anlamlandıramadığı bu boşluğu dış dünyaya davranışsal bir dışavurum olarak taşır. Agresyon, kural tanımazlık veya suç davranışı gibi eylemler içeride henüz inşa edilememiş bir kendiliğin ve düzenlenemeyen bir acının dışsal sinyalleridir.

Yetişkinin Varoluş Sorunu

Burada asıl soru şudur: Kendi duygularını tanımayan, kendi öfkesini düzenleyemeyen, kendi varoluşunu anlamlandıramamış bir yetişkin – çocuğa ne verebilir? Cevap nettir: Ancak sahip olduğunu verebilir. Kendi iç dünyası kaotik olan yetişkin, farkında olmadan bu kaosun taşıyıcısı olur. Örneğin şiddeti her zaman bilinçli üretmeyebilir; ancak düzenleyemediği öfke, bastırılmış acı ve çözümsüz çatışmalar, ilişki yoluyla çocuğa aktarılır. Bu aktarım çoğu zaman sessizdir, fakat etkisi derindir.

Michel Foucault, bireyin yalnızca büyük kurumlar tarafından değil – aile, okul, mahalle gibi – mikro iktidar alanları tarafından şekillendirildiğini ortaya koyar. Ev içi şiddet, bu alanların en yoğun ve en erken deneyimlenen biçimidir. Şiddetin olduğu bir evde çocuk şunu öğrenir: Duygular konuşulmaz, güç konuşur. Çatışmalar çözülmez, bastırılır ya da patlar. İlişki güven değil, tehdit ve belirsizlik üzerine kurulur. Albert Bandura’nın sosyal öğrenme kuramı bu durumu açıklar: Çocuklar gördüklerini model alır. Bu nedenle ev içi şiddet yalnızca anlık bir zarar değil, süreklilik gösteren bir öğrenme alanıdır. Çocuk neyin doğru olduğunu değil, neyin olağan olduğunu öğrenir. Ve eğer şiddet olağansa, o dil içselleştirilir.

Foucault’nun yaklaşımına göre iktidar yalnızca itaat üretmez; aynı zamanda direnç de üretir. Dışsallaştırma, çoğu zaman bu direncin davranışsal formudur. Agresyon, otoriteye karşı gelme ve suç davranışı; yalnızca bir “bozulma” değil, aynı zamanda bireyin maruz kaldığı yapıya verdiği bir yanıttır. Bu perspektif ile çocuk “neden böyle yapıyor?” değil, “bu davranış neyi ifade ediyor?” sorusuyla anlaşılabilir.

Meselenin Gerçek Ağırlığı

İç dünyada anlamlandırılamayan ve inşa edilemeyen her süreç, dış dünyada zorunlu bir davranışsal dışavurumla kurulmaya çalışılır. Bu durum, dışsallaştırmanın en yalın özüdür ve aynı zamanda ciddi bir uyarı niteliği taşır: Çocuğun sadece davranışını düzeltmeye odaklanmak, sorunun asıl kaynağını gözden kaçırmaktır. Temel mesele; o davranışı doğuran ilişkisel örüntüyü, öğrenme iklimini ve yetişkinin kendi varoluşsal zeminini dönüştürebilmektir. Çünkü şiddetin ve duygusal ihmalin hüküm sürdüğü bir iklimde çocuk yalnızca zarar görmekle kalmaz; o atmosferin dilini öğrenir ve hayatı boyunca öğrendiği bu dille var olmaya çalışır.

Hanife Musa
Hanife Musa
Hanife Musa, psikoloji alanında lisans ve yüksek lisans eğitimini Bulgaristan’da tamamlamış, ardından İstanbul’daki Marmara Üniversitesi’nde doktora derecesi almıştır. Doktora tezinde, otizmli çocukların ebeveynlerinde iyi oluş, psikolojik sağlamlık, bilişsel esneklik ve merhamet kavramlarını incelemiştir. Bilişsel Davranışçı Terapi, Pozitif Psikoterapi, Çözüm Odaklı Terapi, Narrative Terapi, Aile Danışmanlığı ile çocuklara yönelik oyun, masal ve bilişsel terapi gibi pek çok alanda uzmanlık eğitimi almıştır. Psikoloji eğitiminin yanı sıra İslami ilimler alanında da eğitim görmüş ve İslam Teolojisi bölümünü başarıyla tamamlamıştır. Psikolojik bilgi birikimini manevi temellerle harmanlayarak hem bilimsel hem de bütüncül bir yaklaşımla çalışmalarını sürdürmektedir. Akademik yazarlık tecrübesine sahip bir psikolog olarak, bilimsel makale yazımına Bulgaristan’da başlamış; bu alandaki çalışmalarını Türkiye’de de aktif biçimde sürdürmektedir. Özellikle stres, umut, azim, dindarlık ve maneviyat gibi konular üzerine yayımlanmış bilimsel çalışmaları bulunmaktadır. Çeşitli kuruluşlarda gönüllü psikolog olarak görev almakta ve ihtiyaç duyan bireylere destek sunmaktadır. Terapötik uygulamalarının yanı sıra eğitimler, seminerler ve yazıları aracılığıyla bireylerin psikolojik iyi oluşlarını desteklemeyi amaçlamaktadır. Psikoloji ve çocuk gelişimine olan ilgisini edebi alana da taşıyan Hanife Musa’nın kaleme aldığı Kalbin Saati adlı bir çocuk kitabı yayımlanmıştır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar