Bir yakınını kaybeden ya da sarsıcı bir olay yaşayan birini duyduğumuzda çoğu zaman aynı şeyi düşünürüz: “Bu olayı atlatması uzun sürer.” Travma ve kayıp denildiğinde çoğu insanın zihninde genellikle derin bir çöküş, uzun süreli acı hissi ve kalıcı psikolojik izler canlanır. Elbette bazı insanlar için süreç gerçekten ağır ilerler. Yoğun acı yaşayan, gündelik yaşamını sürdürmekte zorlanan ve desteğe ihtiyaç duyan bireyler vardır.
Ancak daha az konuşulan bir gerçek var: İnsanların önemli bir bölümü, yaşadıkları kayıp ya da travmaya rağmen hayatlarına düşündüğümüzden daha dengeli bir şekilde devam edebilmektedir.
Herkes Travmayla Aynı Şekilde Baş Etmez
Herkes travmayla aynı şekilde baş etmez. Bazı insanlar ilk anda derin bir sarsılma yaşar ama zaman içinde toparlanır. Bazıları daha geç tepki verir. Bazıları ise dışarıdan bakıldığında şaşırtıcı bir biçimde ayakta kalır. Aslında, kaybın mutlaka derin bir yas süreciyle işlenmesi gerektiği yönünde yaygın bir görüş var. Acının konuşulması, tekrar tekrar hatırlanması ve duyguların yoğun biçimde yaşanması sağlıklı uyum için ön koşul niteliğinde görülüyor.
Oysa bazı araştırmalar, herkes için tek bir “doğru yas yolu” olmadığını gösteriyor. Bazı insanlar kaybı daha sessiz yaşar, çok ağlamaz veya hızla günlük hayatına döner. Bu durum, onların acı çekmiyor ya da duygularını bastırıyor olduğu anlamına gelmeyebilir. Aksine, bu insanlar içsel dengelerini koruyabiliyor olabilirler.
Araştırmaların Gösterdiği Gerçekler
Eş kaybı yaşayan bireyler üzerinde yapılan çalışmalar, uzun süreli ve ağır depresyon yaşayanların oranının görece sınırlı olduğunu; buna karşılık önemli bir grubun belirgin bir klinik tablo geliştirmeden yaşamına devam edebildiğini göstermektedir. Başka bir deyişle, herkes derin bir çöküş yaşamamaktadır (Bonanno, 2004).
Benzer sonuçlar şiddet içeren ve yaşamı tehdit eden olaylardan sonra da gözlemlenmiştir. Büyük ölçekli travmatik olaylar sonrasında yapılan gözlem çalışmalarında, ilk aylarda travma sonrası stres belirtileri görülebilse de bu oranların zaman içinde belirgin biçimde azaldığı saptanmıştır. Çoğu birey aylar içinde doğal bir toparlanma süreci yaşamaktadır.
İyileşme Ve Dayanıklılık Arasındaki Fark
Burada önemli bir kavramsal ayrım ortaya çıkar: Her travma sonrası uyum süreci “iyileşme” değildir. Bazı bireylerde gerçekten belirgin bir bozulma olur ve zaman içinde eski işlevsellik düzeyine dönüş gerçekleşir. Ancak bazı bireylerde travma sonrasında işlevsellikte minimal değişim görülür. Yani psikolojik sistem çökmek yerine büyük ölçüde dengede kalır. Yapılan araştırmalar ise, ikinci durumun sanıldığından daha yaygın olduğunu ortaya koyuyor.
Toplumda dayanıklılık ile ilgili güçlü bir yanılgı vardır. Kayıp karşısında daha dayanıklı duran bireyler zaman zaman “duygusuz” olarak değerlendirilir. Travmatik yaşantılar sonrası güçlü görünen kişiler ise “olağanüstü” olarak etiketlenir. Oysa, bu durum nadir bir istisna değil, yaygın bir insan tepkisidir.
Kapasitemizin Karmaşıklığı
Elbette bu tablo, travmanın hiçbir etkisi olmadığı anlamına gelmez. Bazı bireyler kayıp veya travmatik olaylar sonrasında psikolojik desteğe ihtiyaç duyabilir. Bazı bireylerde ise klinik tanı düzeyine ulaşmasa bile sağlık sorunları, dikkat güçlükleri ya da davranışsal değişiklikler görülebilir. Ancak genel çerçeve, ağır ve kalıcı psikopatolojinin sanıldığından daha az yaygın olduğunu ortaya koymaktadır.
Dikkat çekici bir başka bulgu da şudur: Dayanıklılık yalnızca “sorunsuz” geçmişe sahip bireylerde görülmez. Önceden depresif belirtiler yaşamış, ilişkisel sorunlar deneyimlemiş ya da yüksek nevrotiklik özellikleri gösteren bazı bireylerin bile kayıp sonrasında şaşırtıcı derecede dengeli bir seyir izleyebildiği saptanmıştır. İnsanın uyum kapasitesi, tek boyutlu açıklamalara indirgenemeyecek kadar karmaşıktır.
İçsel Kaynaklara Alan Açmak
Belki de asıl soru şudur: Eğer birçok insan travma ve kayıp sonrasında doğal bir toparlanma gösterebiliyorsa, her zorlayıcı deneyim mutlaka müdahale gerektirir mi?
Tüm bu veriler, stres ve travmaya verilen tepkileri daha geniş bir perspektiften değerlendirmemiz gerektiğini göstermektedir. Psikolojik müdahale elbette hayati öneme sahiptir ve özellikle kronik sıkıntı yaşayan bireyler için gereklidir. Ancak her travmatik yaşantının otomatik olarak kalıcı bir psikolojik hasara yol açacağı varsayımı da bilimsel olarak desteklenmemektedir. İnsanın kendi içsel kaynaklarına da alan açması gerekir.
Sonuç olarak, kayıp ve travma insan yaşamının en zorlayıcı deneyimleri arasında yer alır. Fakat mevcut kanıtlar, insanın yalnızca acıya dayanmakla kalmadığını; çoğu zaman içsel dengelerini koruyabildiğini, bazen de bu deneyimlerden güçlenerek çıkabildiğini göstermektedir.
Görünen o ki insan dayanıklılığını yıllarca olduğundan daha kırılgan sandık. Oysa kanıtlar, insanın yalnızca acıya dayanmakla kalmayıp, kimi zaman onun içinden büyüyerek çıkabildiğini gösteriyor. Bu nedenle önemli bir gerçeği hatırlamalıyız: Sandığımızdan daha dayanıklıyız.
Kaynakça
Bonanno, G. A. (2004). Loss, trauma, and human resilience: Have we underestimated the human capacity to thrive after extremely aversive events? American Psychologist, 59(1), 20–28. https://doi.org/10.1037/0003-066X.59.1.20


