Çocukluk, insanın ruhsal yapısının inşa edildiği ana dönemdir. Ancak bu dönem, her zaman güvenli bir liman olmayabilir. Bazı çocuklar için büyüme süreci; terk edilme korkusu, duygusal ihmal veya istikrarsız bir sevgi diliyle örülü bir mayın tarlasına dönüşür. Yetişkinlikte kurduğumuz romantik ilişkiler ise çoğunlukla bu mayın tarlasında yarım kalan hikâyeleri tamamlama, hasarları onarma ve geçmişin hayaletlerini bugünün sahnesinde dize getirme çabasıdır. Bazılarımız, partnerinin en yaralı, en “sorunlu” tarafına bir mıknatıs gibi çekilir. Bu bir tesadüf değil; ruhun, çocukluktaki mağlubiyetini yetişkinlikte bir zaferle taçlandırma arzusudur.
1. Tanıdık Acının Mıknatısı: Neden “Sorunlu” Olanı Seçeriz?
Bir ilişkide sürekli olarak karşı tarafın psikolojik sorunlarını, bağımlılıklarını veya duygusal soğukluğunu “düzeltmeye” çalışmak, dışarıdan bakıldığında özverili bir kahramanlık gibi görünebilir. Ancak bu durum Sigmund Freud’un tanımladığı “yineleme zorlantısı” (Repetition Compulsion) kavramıyla açıklanır (Levy, 2000). Birey, çocuklukta ebeveyni tarafından reddedildiğinde yaşadığı o yıkıcı çaresizlik hissini kontrol altına almak için, yetişkinlikte benzer bir “ulaşılamazlık” senaryosu yaratır.
Eğer çocukken sevginizi kazanamadığınız, alkol bağımlılığı olan, depresif veya duygusal olarak mesafeli bir ebeveyniniz varsa, yetişkinlikte de benzer özelliklere sahip birini partner olarak seçme eğiliminiz artar. Zihin bilinçdışında şu hesabı yapar: “Küçükken annemi/babamı iyileştirememiştim ve bu yüzden terk edilmiştim. Eğer şimdi bu ‘sorunlu’ partneri iyileştirebilirsem, o eski yarayı da kapatmış ve sonunda o sevgiyi hak etmiş olacağım.” Bu, acıyı dindirmek için acının kaynağına geri dönme paradoksudur.
2. Terk Edilme Korkusunun Gizli Zırhı: “Vazgeçilmezlik” Stratejisi
Terk edilme korkusu, bireyi ilişkide hayati bir rol üstlenmeye zorlar. Partnerini iyileştiren, onun yaralarını saran ve onu her düştüğünde ayağa kaldıran kişi olmak, aslında bir tür “duygusal sigorta poliçesi”dir. İyileştirici rolünü üstlenen kişi, partnerine öylesine büyük bir destek sunar ki, onun kendisine muhtaç kalmasını sağlar. Buradaki gizli mantık şudur: “Eğer ona benden başka kimsenin veremeyeceği kadar yardım edersem, beni bırakıp gidemez. Çünkü o, bensiz bir hiç.”
Jeffrey Young’un (2003) Şema Terapi modeline göre, “erken dönem uyumsuz şemalar” ve özellikle “Terk Edilme/Kusurluluk” şemalarına sahip bireyler, kendilerini değersiz hissettikleri için sevgiyi ancak “faydalı” olduklarında alabileceklerine inanırlar (Körümcü ve Gör, 2016). Partnerin sorunlu tarafı, iyileştirici taraf için bir varoluş alanıdır. Sorun biterse, ilişkinin dinamiği de çökecektir; bu yüzden kişi, bir yandan iyileştirmeye çalışırken bir yandan da bilinçsizce partnerinin bağımlı kalmasını destekleyebilir.
3. Yanılsama Döngüsü: İyileştirmek mi, Kontrol Etmek mi?
Bir başkasının ruhsal söküklerini dikme çabası, çoğu zaman kendi iç dünyamızdaki fırtınayı dindirmek için başvurduğumuz bir yöntemdir. Ancak patolojik ilişkilerde bu iyileştirme çabası, partnerin gerçekliğinden kopuk bir fantezi dünyasında gerçekleşir. İyileştirici taraf, partnerini bir birey olarak değil, kendi geçmişindeki bir figürün (genellikle anne veya babanın) temsilcisi olarak görür.
Bu durum çoğu zaman bir “narsisistik beslenme” kaynağına dönüşür. Başkasını kurtarmakla meşgul olan kişi, kendi içsel boşluğuyla ve yetersizlik duygularıyla yüzleşmek zorunda kalmaz. Partnerinin sorunları, kendi yaralarını halının altına süpürmek için mükemmel bir bahanedir. Ancak bu bir illüzyondur; çünkü karşı taraf iyileşmeyi reddettiğinde veya mucizevi bir şekilde iyileşip artık “kurtarıcıya” ihtiyaç duymadığında, o eski, derin terk edilme korkusu tüm şiddetiyle geri döner.
4. Bağlanma Stilleri ve Kurtarıcı Kompleksi
John Bowlby’nin Bağlanma Kuramı, neden bazı insanların sorunlu partnerlere “saplanıp kaldığını” anlamamıza yardımcı olur. Kaygılı-kararsız bağlanan bireyler, partnerlerinin duygusal dalgalanmalarına karşı aşırı duyarlıdırlar. Partnerin sorunu (örneğin öfke kontrolsüzlüğü veya depresyon), kaygılı birey için bir “terk edilme sinyali”dir (Tüzün ve Sayar, 2006). Bu sinyali susturmak için hemen “tamir moduna” geçerler.
Bu kısırdöngüde, “sorunlu” partner genellikle kaçıngan veya duygusal olarak dengesiz bir profil çizerken, “iyileştirici” partner aşırı verici ve takipçi bir rol üstlenir. Bu dans, her iki tarafın da çocukluktaki güvensiz bağlanma modellerini yetişkinlikte yeniden canlandırmasından başka bir şey değildir. Partnerin iyileşmesi değil, iyileştirilme süreci ilişkinin ana yakıtı haline gelir.
5. Kısırdöngüden Çıkış: Yaralı Şifacıdan Özgür Bireye
Bir başkasının sorunlu tarafını iyileştirme misyonuyla devam eden ilişkiler, nihayetinde duygusal tükenmişlik ile sonuçlanır. Kişi, yıllarını bir başkasını değiştirmeye adadıktan sonra elinde kalan koca bir boşlukla karşılaşır. Bu noktada sarsıcı bir farkındalık gerekir: “Ben bu kişiyi mi seviyorum, yoksa onu dönüştürmek istediğim kişiyi mi?”
Gerçek iyileşme, dışarıya yöneltilen o yoğun enerjiyi içe çevirdiğimizde başlar. Başkasının yarasını sarmak, kendi yaranızın kanamasını durdurmaz. İyileşme yolculuğu, partneri bir “proje” olarak görmeyi bırakıp, kendi terk edilme korkumuzu bir başkası aracılığıyla dindiremeyeceğimizi kabul etmekle başlar. Kendi çocukluk travmalarımızı bir partnerin değişimine endekslemek yerine, onları doğrudan terapi odasında veya öz-şefkat pratikleriyle ele almak, gerçek yetişkinlik özerkliğinin anahtarıdır.
Sonuç
İlişkiler bir psikiyatri kliniği veya bir onarım atölyesi değildir. İki insanların bir araya gelmesi, eksik parçaları birbirinde tamamlamak değil, kendi tamlıklarını birbiriyle paylaşmak olmalıdır. Geçmişin hayaletlerini bugünün yatağına davet etmek, sadece acıyı kronikleştirir. Eğer bir ilişkide sürekli “şifacı” rolündeysek, aslında en çok şifaya ihtiyacı olanın biz olduğumuzu kabul etmeliyiz.
Unutulmamalıdır ki, hiç kimse bir başkasının çocukluk yaralarını sarmak için dünyaya gelmemiştir; ama herkes kendi yaralarını tanıyıp onları şefkatle sarmak için gereken güce sahiptir.
Kaynakça
-
Kömürcü, B., & Gör, N. (2016). Erken dönem uyumsuz şemalar ve kaygı üzerine bir derleme. Nesne Psikoloji Dergisi, 4(8), 183-203.
-
Levy, M. S. (2000). A conceptualization of the repetition compulsion. Psychiatry, 63(1), 45-53.
-
Tüzün, O., & Sayar, K. (2006). Bağlanma kuramı ve psikopatoloji. Düşünen Adam, 19(1), 24- 39.


