Suçluluk, psikolojide kişinin kendi değerleri ve ahlaki ilkeleriyle çeliştiğini düşündüğü durumlarda ortaya çıkan doğal bir duygudur. Bir hata yaptığımızda, birine zarar verdiğimizde ya da kendi doğru kabul ettiğimiz davranışların dışına çıktığımızda suçluluk hissetmemiz, sosyal yaşamı düzenleyen sağlıklı bir mekanizmadır. Ancak suçluluk duygusunun her zaman gerçekten bize ait değerlerin ihlalinden kaynaklandığını söylemek mümkün değildir. Bazen bizi rahatsız eden şey, kendi benimsediğimiz ilkeleri çiğnememiz değil; yıllar içinde fark etmeden içselleştirdiğimiz kurallara uymamamızdır.
Bu nedenle zaman zaman şu soruyu sormak önemlidir: Beni suçlu hissettiren değer gerçekten bana mı ait, yoksa hayatım boyunca bana öğretilmiş bir kural mı? Günlük yaşamda çoğu insanın zihninden geçen bazı cümleler buna örnek olabilir: “Yarın erken kalkmalıyım.”, “Boş durmak zaman kaybıdır.”, “Dinlenmek ancak çok çalıştıktan sonra hak edilir.” ya da “Sürekli üretken olmalıyım.” Bu ifadeler ilk bakışta kişisel tercihler gibi görünse de çoğu zaman kültürel normların, aile tutumlarının, eğitim sisteminin, iş yaşamının ve günümüzde sosyal medyanın ortak ürünüdür. Uzun yıllar tekrar edilen bu mesajlar zamanla yalnızca bir öneri olmaktan çıkar; kişinin kendi iç sesi haline gelir.
Psikolojide bu süreç içselleştirme (internalization) olarak adlandırılır. İçselleştirme, bireyin dış dünyadan gelen düşünce, kural ve değerleri zamanla kendi düşünce sistemi içine almasıdır. Süreç ilk olarak dış sesle başlar. Çocukluk döneminde ebeveynler, öğretmenler ve yakın çevre sürekli çeşitli mesajlar verir. “Çalışkan olmalısın.”, “Başarılı insanlar değer görür.”, “Boş durma.”, “İnsanlara yük olma.” gibi ifadeler başlangıçta açıkça başkalarının sözleridir.
Daha sonra tekrarlama ve duygusal önem devreye girer. Bir düşünce ne kadar sık yinelenirse ve ne kadar güçlü duygularla birlikte yaşanırsa beynin onu önemli bir bilgi olarak kaydetme olasılığı artar. Özellikle ödül, ceza, takdir edilme, reddedilme veya sevgiyle ilişkilendirilen mesajlar çok daha güçlü biçimde öğrenilir. Çocuk ders çalıştığında övgü alıyor, başarılı olduğunda ilgi görüyor, boş durduğunda eleştiriliyorsa beyin yalnızca davranışı değil, davranışın anlamını da öğrenmeye başlar.
Ardından içselleştirme gerçekleşir. Artık bireyin bu kuralları uygulayabilmesi için dışarıdan hatırlatılmasına gerek kalmaz. Zihin aynı cümleleri kendi kendine söylemeye başlar. Bir zamanlar ebeveynin ya da öğretmenin sesi olan ifade, yıllar sonra kişinin kendi iç konuşması gibi hissedilir. Son aşamada ise bu düşünceler kimliğe entegre olur. Uzun süre sorgulanmadan kullanılan kurallar zamanla birer inanca dönüşebilir. Kişi artık yalnızca “Çalışmalıyım.” diye düşünmez; “Ben çalışkan olmak zorundayım.” ya da “Ben ancak üretirsem değerliyim.” gibi kimliğinin parçası haline gelen inançlar geliştirebilir.
Bu sürecin dikkat çekici yönü, çoğu zaman bilinçli şekilde yaşanmamasıdır. Beyin sık kullanılan zihinsel konuşmaları otomatikleştirir. Aynı düşünce yüzlerce hatta binlerce kez tekrar edildiğinde artık onun kaynağını araştırmaz. Bu nedenle birçok insan “Bu düşünceyi bana ilk kim öğretti?” sorusuna cevap veremez. Çünkü o düşünce artık dışarıdan gelen bir mesaj değil, kişinin kendi sesi gibi deneyimlenmektedir.
Elbette içselleştirme her zaman olumsuz sonuçlar doğurmaz. Empati kurmayı, öz denetimi, ahlaki ilkeleri, problem çözmeyi ve sorumluluk almayı da aynı mekanizma sayesinde öğreniriz. Toplum içinde yaşayabilmemizi sağlayan birçok değer bu süreçle gelişir. Ancak aynı mekanizma katı ve işlevsiz inançları da beraberinde getirebilir. “Herkesi memnun etmeliyim.”, “Duygularımı gösterirsem zayıf görünürüm.” ya da “Hata yaparsam sevilmem.” gibi düşünceler zamanla sorgulanmadan kabul edilen yaşam kurallarına dönüşebilir.
Benzer şekilde üretkenlik de zamanla özdeğerle ilişkilendirilebilir. Burada önemli olan nokta, çocuğun doğuştan “Üretmezsem değersizim.” inancıyla dünyaya gelmemesidir. Bu ilişki yaşantılar sonucunda öğrenilir. Eğer çocuk çoğunlukla başarılı olduğunda takdir görüyor, faydalı olduğunda seviliyor, çalıştığında değerli hissediyor ve dinlendiğinde eleştiriliyorsa beyin şu örüntüyü kurabilir: “Değer görmek için bir şey yapmam gerekiyor.” Bu düşünce zamanla daha da genellenerek “Üretirsem değerliyim.” inancına dönüşebilir.
Bu noktadan sonra boş durmak yalnızca dinlenmek anlamına gelmez. Beyin dinlenmeyi üretmemenin bir göstergesi olarak yorumlamaya başlayabilir. Üretmemek ise faydasız olmakla, faydasız olmak değersizlikle ve değersizlik de kabul görmeme riskiyle ilişkilendirilebilir. Böylece kişi koltukta otururken aslında yalnızca dinlenmiyor değildir; zihni çok daha derin bir anlam zincirini çalıştırıyor olabilir.
“Şu an hiçbir şey yapmıyorum.”, “Zaman boşa gidiyor.”, “Yeterince katkı sağlamıyorum.”, “Geride kalıyorum.” ya da “Ben yeterince iyi değilim.” gibi düşünceler çoğu zaman bilinç düzeyine çıkmadan birkaç saniye içinde gerçekleşebilir. Kişi yalnızca sonucunu hisseder: Nedensiz görünen bir huzursuzluk, boşluk hissi ya da açıklayamadığı bir kaygı.
İşte suçluluk duygusu da tam bu noktada devreye girebilir. Çünkü psikolojik olarak suçluluk, kişinin kendi doğru kabul ettiği kuralları ihlal ettiğini düşündüğünde ortaya çıkar. Eğer “Sürekli üretken olmalıyım.” kuralı zamanla ahlaki bir değere dönüşmüşse, dinlenmek bile bilinçdışı düzeyde bir kural ihlali gibi algılanabilir. Böyle durumlarda kişi “Şu an dinleniyorum.” demek yerine farkında olmadan “Yapmam gereken şeyi yapmıyorum.” biçiminde düşünür. Bu yorum ise suçluluk duygusunu tetikler.
İlginç olan nokta ise üretkenliğin bu suçluluğu yalnızca geçici olarak azaltmasıdır. Çünkü kişi bir işi tamamladığında yaşadığı rahatlama çoğu zaman üretmenin kendisinden değil, özdeğerine yönelik tehdidin kısa süreliğine ortadan kalkmasından kaynaklanır. Bir süre için “Bugün yeterliyim.” hissi oluşur. Ancak özdeğer yalnızca üretkenliğe bağlanmışsa bu rahatlama kalıcı olmaz. Çok geçmeden zihin yeni bir hedef belirler: “Şimdi sıradaki ne?”, “Bugün daha fazlasını yapabilirdim.” ya da “Yeterince verimli olmadım.”
Bu nedenle bazı insanlar ne kadar çalışırlarsa çalışsınlar kendilerini yeterli hissetmekte zorlanırlar. Çünkü sorun üretkenlik eksikliği değil, özdeğerin tek bir ölçüte bağlanmış olmasıdır.
Belki de bu nedenle zaman zaman kendimize şu soruları yöneltmek faydalı olabilir: Boş durduğumda gerçekten tembel mi oluyorum, yoksa yalnızca yıllardır duyduğum bir cümleyi mi tekrar ediyorum? Dinlenmediğim için mi suçluyum, yoksa dinlenmenin hak edilmesi gerektiğine inandırıldığım için mi? Bana ait olduğunu düşündüğüm bu ses gerçekten benim sesim mi?
Bu soruların amacı çalışmayı veya üretken olmayı değersizleştirmek değildir. Üretmek, gelişmek ve sorumluluk almak yaşamın önemli parçalarıdır. Ancak kişinin varoluşsal değerini yalnızca bunlara bağlaması, dinlenmeyi bile tehdit gibi algılamasına neden olabilir. Kendi iç sesimizin hangi kısmının gerçekten bize ait olduğunu, hangisinin ise yıllar içinde içselleştirilmiş kurallardan oluştuğunu fark etmek; suçluluk, kaygı ve yetersizlik duygularını anlamlandırmanın ve daha esnek bir özdeğer algısı geliştirmenin önemli adımlarından biri olabilir.


