Sınır koymanın, kendimizi korumanın sağlıklı bir yolu olarak anlatıldığını biliyoruz. Ancak pratikte çoğu zaman tersi duygular yaratabilmektedir. Sınır konur, beklenen rahatlama ve güvende olma hissiyken ardından rahatlama gelmez. Bunun yerine suçluluk kimi zaman huzursuzluk, kimi zaman içten içe büyüyen bir pişmanlık duygusu şeklinde kendini gösterir.
Bu suçluluk, çoğu zaman yapılan davranışı yanlışmış gibi değerlendirir, “yanlış bir şey yaptım” hissiyle karıştırılır. Oysa sınır koyduktan sonra hissedilen suçluluk, her zaman bir hataya işaret değildir. Çoğu durumda bu duygu, kişinin ilişkilerle kurduğu içsel dengenin sarsılmasıyla ortaya çıkar.
İlişkisel Bağlar ve Sınırın Anlamı
Sınırlar, yalnızca bireysel tercihleri içermez aynı zamanda ilişkiyi yeniden tanımlayan davranışlardır. Bu sebeple herkes için aynı psikolojik anlamı taşımazlar. Bazı insanlar için sınır koymak, doğal bir kendini ifade biçimini gösterirken; bazıları için bağın zedelenebileceği, hatta kaybedilebileceği bir an gibi hissedilir.
Özellikle çocukluk döneminde sevgi, onay ve yakınlık koşullu olarak deneyimlenmişse, sınır koymak bilinçdışı düzeyde bir risk hali oluşturabilir. Bu durumda suçluluk, yapılan davranışı cezalandıran bir duygu olmaktan çok, ilişkiyi korumaya çalışan bir sistem gibi çalışır. Kişi farkında olmadan şunu düşünür: fazla ileri gidersem, bağ zarar görebilir.
Duygular ve Gerçeklik Arasındaki Ayrım
Bu noktada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Bir duygunun yoğun olması, onun mutlak doğru bir mesaj taşıdığı anlamına gelmez. Olumsuz duygular güçlü hissedilebilir; ancak bu, sınır koymanın yanlış olduğu anlamına gelmek zorunda değildir. Duygular her zaman davranışlarımızın pusulası değildir; bazen yalnızca alışılmış düzenden çıkmanın habercisidir.
Sınır koyduktan sonra zorlanan birçok kişi için asıl mesele, sınırı ifade etmekten çok, sınırdan sonra ortaya çıkan duyguyla baş edebilme güçlüğüdür. Suçluluk, huzursuzluk hızla yükselir ve kişi bu duyguyla kalmakta zorlanır. Bu zorluk, çoğu zaman sınırdan geri adım atma davranışıyla sonuçlanabilir ve fazladan açıklamalar yaptırır. Özürler büyür, davranışlar yumuşar hatta sınır tamamen geri çekilir. Böylece alarm veren duygular geçici olarak azalır; fakat kişinin kendisiyle kurduğu sınır da zayıflamaktadır.
Duygu Düzenleme Kapasitesi ve İç Konuşma
Psikolojik açıdan bakıldığında belirleyici olan şey suçluluğun varlığı değildir, suçluluğun ne kadar taşınabilir olduğudur. Duygu düzenleme kapasitesi sınırlı olduğunda, kişi duygunun kendisini değil, o duygunun yarattığı gerginliği ortadan kaldırma davranışlarında bulunur. Bu da çoğu zaman kişinin kendi ihtiyacını görmezden gelerek geri plana atmasına neden olur.
Bu noktada yapılabilecek şey, duyguyu bastırmak ya da yok etmeye çalışmak değildir. “Pozitif düşünmek” ya da kendini hızla ikna etmeye çalışmak da değildir. Bu durum genellikle duygunun daha da sıkışmasına yol açar. Daha işlevsel olan, suçluluğa gerçekçi ve yumuşak bir alan açarak fark etmektir.
Burada iç konuşmanın dili belirleyici hale gelir. Sert, suçlayıcı ya da aceleci bir iç ses duyguyu büyütür. Buna karşılık daha kapsayıcı bir dil, suçluluğun düzenlenmesine yardımcı olabilmekte. İnkar etmeden, varlığını kabul ederek: “Bu sınır zor hissettiriyor olabilir ama bu, yanlış olduğu anlamına gelmez.”
Yeni Bir Dengenin İnşası
Bu tür bir ifade, duyguyu inkar etmeden suçluluğun varlığını kabul eder; fakat onu tek karar verici konuma da yerleştirmez. Hem sınır ihtiyacını hem de ilişkisel zorlanmayı aynı anda taşıyabilmeyi mümkün kılar.
Zamanla, kişi bu duyguyla baş edebildiğini gördükçe, sınır koyma deneyimi tekrarlandıkça suçluluğun şiddeti azalır. Bu azalma, duyarsızlaşmak ya da ilişkileri önemsememek anlamına gelmez. Aksine, bu sinir sisteminin ve ilişki algısının yeni bir dengeye alışma sürecidir. Kişi, her bağın her sınırla kopmadığını deneyimledikçe, sınırların kendi ihtiyaçlarını, duygularını ve kapasitesini fark edip koruyabildiğini gördükçe olumsuz alarm düzeyi düşer.
Bu nedenle sınır koymayı öğrenmek kadar, sınır koyduktan sonra gelen duyguyla kalabilmeyi öğrenmek de psikolojik bir beceri olarak düşünülmelidir. Bu beceri bir anda gelişmez; tekrarlarla, denemelerle ve bazen zorlanarak ve içinde kalarak güçlenir. Belki de sınır koyduktan sonra kendimize sormamız gereken soru şudur: Bu suçluluk gerçekten yaptığım bir hatayı mı gösteriyor, yoksa bir ilişkiyi kaybetme ihtimaline verdiğim eski bir tepkiyi mi? Bu ayrımı fark edebilmek, sınır koymayı daha sürdürülebilir ve daha şefkatli bir deneyime dönüştürebilir.


