Perşembe, Temmuz 9, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Bastırılan Duygular Gerçekten Kaybolur mu?

Üzüntü, öfke, kaygı ya da hayal kırıklığı… Hoşumuza gitmeyen hisler ortaya çıktığında çoğumuz onların bir an önce geçmesini isteriz. Peki, onları görmezden geldiğimizde gerçekten ortadan kaybolurlar mı? Yoksa sessizce bizimle kalmaya ve hayatımızı etkilemeye devam mı ederler?

Hepimiz bunu yapıyoruz. Canımızı sıkan bir konuşmanın ardından elimiz farkında olmadan telefona gidiyor. Beklentilerimiz istediğimiz gibi gitmediğinde kendimizi işe veriyoruz. Bir tartışmadan sonra mutfağa yöneliyor, televizyonu açıyor ya da sosyal medyada biraz oyalanıyoruz. O an dikkatimizi başka bir yere çevirdiğimiz için rahatladığımızı düşünüyoruz. Oysa çoğu zaman uzaklaştığımız şey, yaşadığımız olay değil, o olayın içimizde bıraktığı his oluyor.

Belki de bu yüzden günümüz insanı hiç olmadığı kadar meşgul ama aynı zamanda hiç olmadığı kadar yorgun. Sürekli yapacak bir şey buluyoruz. Durduğumuz anlarda ise huzur yerine huzursuzluk hissediyoruz. Çünkü sessizlik bazen yalnızca sessizlik değildir; uzun zamandır ertelediğimiz duygularla ya da kendimizle karşılaşma ihtimalidir.

Duygularımızla kurduğumuz ilişki aslında çok erken yaşlarda şekillenmeye başlıyor. Ağladığımızda “Geçer.”, korktuğumuzda “Abartıyorsun.” ya da öfkelendiğimizde “Böyle davranılmaz.” sözlerini duymuş olabiliriz. Çoğu zaman bunlar bizi incitmek için değil, korumak için söyleniyor. Ancak zamanla fark etmeden şu inancı geliştirebiliyoruz: Bazı duygular yaşanmamalı.

Yetişkin olduğumuzda bu öğrenilmiş tutum farklı şekillerde karşımıza çıkıyor. Üzüldüğümüzde daha çok çalışıyor, kaygılandığımızda sürekli plan yapıyor, hayal kırıklığı yaşadığımızda kendimizi alışverişe, telefona ya da sosyal medyaya veriyoruz. Bazen de hiçbir şey olmamış gibi davranıyoruz. Çünkü kısa vadede kaçınmak, yüzleşmekten daha kolay geliyor.

Oysa görmezden geldiğimiz hiçbir duygu gerçekten ortadan kaybolmuyor. Psikoloji literatüründe bu durum “deneyimsel kaçınma” olarak tanımlanıyor. En basit hâliyle, bizi zorlayan duygu ve düşüncelerle karşılaşmamak için dikkatimizi sürekli başka yönlere çevirmemiz anlamına geliyor. Çoğumuz bunu bilinçli olarak yapmıyoruz. Zihnimiz bizi korumaya çalışıyor ve rahatsız edici olanı mümkün olduğunca hızlı uzaklaştırmak istiyor. Kısa vadede işe yarıyor gibi görünen bu strateji, uzun vadede ise sorunu çözmek yerine yalnızca erteliyor.

Bunu en iyi günlük hayatın küçük anlarında fark ediyoruz. Gün içinde canınızı sıkan bir olay yaşadığınızı düşünün. Kendinize “Boş ver.” diyerek yolunuza devam ediyorsunuz. Gün bitiyor, işler tamamlanıyor, hayat akmaya devam ediyor. Ama akşam sessizlik çöktüğünde aynı olay yeniden aklınıza geliyor. Çünkü bazen kaçtığımız şey yaşadığımız olay değil, onun içimizde bıraktığı iz oluyor. İnsan çoğu zaman olaydan değil, olayın içinde uyandırdığı duygudan kaçıyor.

Çünkü her duygu, aslında bize anlatmak istediği bir mesaj taşıyor. Bu nedenle onları susturmaya çalışsak bile tamamen kaybolmuyorlar. Bir süre sessizleşiyor, geri planda kalıyorlar; ama ilk fırsatta yeniden kendilerini hatırlatabiliyorlar.

Korku bizi tehlikelere karşı uyarıyor. Üzüntü kayıplarımıza uyum sağlamamıza yardımcı oluyor. Öfke sınırlarımızın ihlal edildiğini haber veriyor. Kaygı ise çoğu zaman hazırlık yapmamız gereken durumlarda dikkatimizi artırıyor. Başka bir deyişle, duygular yük olmak için değil; bize yol göstermek için vardır. Asıl mesele, onların varlığı değil; onlarla nasıl bir ilişki kurduğumuzdur.

Bugün yaşadığımız dünya ise bu ilişkiyi kolaylaştırmaktan çok zorlaştırıyor. Sürekli mutlu olmamız gerektiğini ima eden mesajlarla çevriliyiz. Sosyal medyada çoğunlukla insanların en iyi anlarını görüyoruz. Üretken olmak, güçlü görünmek ve her zaman iyi hissetmek neredeyse görünmez bir başarı ölçütüne dönüşüyor. Böyle bir ortamda üzülmek, yorulmak ya da kaygılanmak sanki kişisel bir başarısızlıkmış gibi algılanabiliyor.

Belki de bu yüzden birçok insan yaşadığı zorlanmayı anlamaya çalışmak yerine gizlemeyi tercih ediyor. Oysa insan olmak, yalnızca iyi hissetmekten ibaret değil. Bunun nedeni yalnızca yaşadığımız kültür değil, aynı zamanda beynimizin çalışma biçimi. Nörobilim alanındaki çalışmalar, beynimizin bizi korumaya programlandığını gösteriyor. Bu nedenle reddedilmek, eleştirilmek ya da kaybetmek gibi sosyal deneyimler de bazen gerçek bir tehdit yaşıyormuşuz gibi tepki vermemize neden olabiliyor. Kalbimizin hızlanması, nefesimizin değişmesi ya da bedenimizde bir sıkışma hissetmemiz bu yüzden şaşırtıcı değil. Bedenimiz bize bir şey anlatmaya çalışıyor olabilir.

Belki de mesele, bu histen nasıl kurtulacağımız değil. Asıl soru şu: “Bu yaşadığım bana ne anlatmaya çalışıyor?” Bu soruyu kendimize sormak ilk başta düşündüğümüz kadar kolay olmayabilir. Çünkü çoğumuz hissettiklerimizi anlamaya çalışmaktan çok, onları bir an önce değiştirmeye alıştık. Üzüldüğümüzde moralimizi düzeltmeye, kaygılandığımızda zihnimizi susturmaya, öfkelendiğimizde ise kendimizi “Bu kadar büyütme.” diyerek ikna etmeye çalışıyoruz. Oysa bazen ihtiyacımız olan şey, yaşadıklarımızın hemen geçmesi değil; neden ortaya çıktığını anlayabilmek.

Bunu belki de en çok günün sonunda fark ediyoruz. Eve dönüyor, üzerimizi değiştiriyor, bir kahve hazırlıyor ya da koltuğa uzanıyoruz. Gün boyunca bizi meşgul eden işler bitiyor ama zihnimiz durmuyor. Sabah yaşadığımız bir konuşma, bir mesaj ya da geri plana attığımız zihnimizde dönüp duran düşünceler yeniden aklımıza geliyor. Gün içinde susturduğumuzu sandığımız şey, sessizlikte yeniden sesini duyurmaya başlıyor.

Çünkü bastırdığımız duyguların ilginç bir özelliği var; beklemeyi biliyorlar. Biz onları görmezden gelsek de çoğu zaman uygun gördükleri ilk sessiz anda yeniden karşımıza çıkıyorlar. Bu yüzden kendimize “Şu anda gerçekten ne hissediyorum?” sorusunu sormak sandığımızdan çok daha önemli. Çoğu zaman buna vakit ayırmıyoruz. “İyiyim.” demek daha kolay geliyor. Oysa bu tek kelimenin içinde yorgunluk, kırgınlık, hayal kırıklığı, yalnızlık, kaygı ya da belirsizlik aynı anda var olabiliyor. Hissettiklerimize isim veremedikçe, onların bize anlatmaya çalıştığı şeyi de duymakta zorlanıyoruz.

Üstelik yaşadıklarımız yalnızca zihnimizde kalmıyor. Uzun süreli stresin ve bastırılmış duyguların beden üzerindeki etkilerine ilişkin çok sayıda araştırma bulunuyor. Sürekli gergin hissetmek, omuz ve boyun kaslarında sertlik yaşamak, uykuya dalmakta zorlanmak ya da dinlenmiş olsak bile kendimizi yorgun hissetmek bazen yalnızca yoğun bir yaşam temposunun değil, uzun süredir görmezden geldiğimiz içsel yükün de bir yansıması olabiliyor.

Son yıllarda yapılan araştırmalar, yaşadığımız deneyimlerin yalnızca zihnimizi değil, bedenimizi de etkileyebileceğini gösteriyor. Travma alanındaki çalışmalarıyla tanınan psikiyatrist Bessel van der Kolk, bedenin de yaşananları kaydettiğini vurgularken, Gabor Maté uzun süre bastırılan stresin hem ruhsal hem de fiziksel sağlığımız üzerinde etkileri olabileceğine dikkat çekiyor. Bu bize önemli bir gerçeği hatırlatıyor: Bazen söyleyemediklerimizi bedenimiz anlatıyor. Üstelik bunun izlerini yalnızca bedenimizde değil, ilişkilerimizde de görmek mümkün.

Kırıldığını söyleyemeyen biri zamanla sessizleşebiliyor. Kaygısını paylaşamayan biri daha kontrolcü davranabiliyor. Hayal kırıklığını ifade edemeyen biri ise yavaş yavaş geri çekilebiliyor. Dışarıdan bakıldığında bunlar kişilik özelliği gibi görünebilir. Oysa çoğu zaman bu davranışların altında görülmeyi bekleyen bir ihtiyaç ya da anlaşılmayı bekleyen bir duygu vardır.

Belki de bu yüzden birçok çatışmanın merkezinde söylenen sözlerden çok, söylenemeyenler yer alıyor. Aslında ihtiyaç duyduğumuz şey, yaşadıklarımızı bastırmak ya da onlardan kaçmak yerine, önce fark edebilmek. Çünkü görmediğimiz bir şeyi dönüştürmemiz mümkün değil. Mindfulness yaklaşımı da tam olarak bu anlayışa dayanıyor. Amacı, her zaman sakin kalmak ya da hiç zorlanmamak değil; yaşadığımız deneyimle daha sağlıklı ve daha şefkatli bir ilişki kurabilmek.

Örneğin kaygı hissettiğinizde otomatik olarak “Neden yine böyle hissediyorum?” diye kendinizi eleştirmek yerine bir an durup “Şu anda içimde neler oluyor?” diye sormayı deneyebilirsiniz. Belki uzun zamandır ertelediğiniz bir karar sizi zorluyordur. Belki bir sınırınız ihlal edilmiştir. Belki de yalnızca yorulmuş ve dinlenmeye ihtiyaç duyuyorsunuzdur.

Her duygu gerçeği yansıtmayabilir; ama bize anlatmak istediği bir şey vardır. Onları yargılamadan kabul edebilmek ve bize ne anlatmaya çalıştıklarını merak etmek, kendimizi anlamanın en önemli adımlarından biridir. İçsel psikolojik sağlamlık tam da burada başlıyor.

Güçlü olmak; hiç üzülmemek, hiç kaygılanmamak ya da her zaman kontrolü elinde tutmak değildir. Güçlü olmak, zorlayıcı hisler geldiğinde kendimizi suçlamak yerine onlara alan açabilmektir. Çünkü bastırdığımız duygular çoğu zaman peşimizi bırakmaz; ama anlamaya çalıştıklarımız zamanla dönüşmeye başlar.

Bu süreçte kendimize göstereceğimiz şefkat de en az farkındalık kadar önemlidir. Yakın bir arkadaşımız zor bir dönemden geçtiğinde onu yargılamayız. Dinler, anlamaya çalışır ve yanında oluruz. Aynı anlayışı kendimize göstermek ise çoğu zaman çok daha zor gelir. İçimizdeki eleştirel ses bazen bize şöyle der: “Bunu çoktan aşmış olmalıydın.” “Bu kadar etkilenmemeliydin.” “Daha güçlü olmalıydın.”

Oysa iyileşme, bu sesi tamamen susturabilmek değildir. İyileşme, o ses oradayken bile kendimize anlayışla yaklaşabilmektir. Belki de hayat bizden hiçbir zaman yalnızca mutlu olmamızı beklemedi. Bazen durmamızı… Bazen üzülmemizi… Bazen de korkularımızı fark etmemizi istedi. Çünkü yaşam yalnızca keyifli anlardan oluşmuyor. Sevinç kadar hüzün, umut kadar hayal kırıklığı, cesaret kadar korku da insan olmanın doğal parçaları.

Duygularımızı kabul etmek, onların bizi yönetmesine izin vermek anlamına gelmez. Tam tersine, onları tanıdıkça seçim yapma özgürlüğümüz artar. Böylece, otomatik tepkiler vermek yerine nasıl karşılık vereceğimizi daha bilinçli seçebiliriz. Belki de iyileşmek, zor duyguların hiç yaşanmaması değil; en zor anlarda bile kendimizden uzaklaşmamayı öğrenmektir. Çünkü bazen en büyük dönüşüm, hissettiklerimiz değiştiğinde değil; onları ilk kez yargılamadan dinleyebildiğimizde başlar.

BURCU HEPŞEN
BURCU HEPŞEN
Aile danışmanı ve Mindfulness eğitmeniyim. İlişki dinamikleri, kaygı ve stres yönetimi ile psikolojik dayanıklılık alanlarında çalışmakta; Mindfulness temelli stres ve duygu yönetimi üzerine seminerler vermekteyim.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar