Giriş
Halk arasında sıkça duyduğumuz “Birlikte yaşlandıkça birbirlerine benzemeye başladılar” sözü, sadece romantik bir yakıştırma mı yoksa altında yatan somut psikolojik süreçler mi var? Uzun süreli ilişkilerde partnerlerin yüz hatlarının, mimiklerinin ve hatta bakışlarının birbirini andırması, on yıllardır sosyal psikologların ve nörobilimcilerin ilgisini çeken bir fenomen olmuştur. Bu durum, sevginin ve ortak bir yaşam sürmenin biyolojik ve psikolojik yansımalarını, “fiziksel yakınsama” (physical convergence) kavramı üzerinden incelemeyi gerekli kılar. Bir psikolog gözüyle baktığımızda, bu benzerliğin sadece tesadüf olmadığını, aksine derin bir empatik bağın fiziksel tezahürü olduğunu görebiliriz.
Gelişme
Psikoloji literatüründe bu konuyla ilgili en temel ve klasikleşmiş çalışma, 1987 yılında Robert Zajonc ve ekibi tarafından gerçekleştirilmiştir. Araştırmacılar, evliliklerinin ilk yılındaki çiftlerin fotoğrafları ile 25 yıl sonraki fotoğraflarını karşılaştırmışlardır. Sonuçlar oldukça çarpıcıdır: Çiftler, evliliklerinin 25. yılında, ilk yıllarına göre birbirlerine çok daha fazla benzemektedirler. Üstelik bu benzerlik oranı, evlilikten duyulan mutluluk seviyesiyle doğru orantılıdır (Zajonc ve ark., 1987). Peki, bu “yüzsel aynalama” süreci nasıl işlemektedir?
Bunun ilk ve en güçlü nedeni duygusal taklit ve empatik yansıtmadır. İnsanlar, çevrelerindeki kişilerin, özellikle de en yakınlarının yüz ifadelerini farkında olmadan taklit ederler. Yıllar boyunca aynı espriye birlikte gülen, aynı hüzünleri paylaşan veya benzer stresörlere aynı anda göğüs geren çiftler, yüzlerindeki aynı kas gruplarını benzer şekillerde çalıştırırlar. Bu sürekli ve tekrarlayan kas hareketleri, zamanla yüzdeki kalıcı çizgilerin, kırışıklıkların ve doku yapısının birbiriyle uyumlu hale gelmesine yol açar. Bir bakıma, paylaşılan hayatın duygusal izleri, partnerlerin yüzlerine aynı kalemle çizilmiş gibi işlenir.
İkinci önemli faktör, sosyal psikolojideki “Benzerlik Çekiciliği” (Similarity-Attraction) ilkesidir. Bazı durumlarda çiftler birbirlerine sonradan benzemezler; aslında en başta kendilerine benzer özellikler taşıyan kişilere çekilirler. “Homogami” olarak bilinen bu kavram, bireylerin kendi genetik veya fiziksel özelliklerine yakın buldukları kişileri daha güvenilir, tanıdık ve çekici bulma eğilimini açıklar. Yani, “Seven sevdiğine benzer” önermesi kadar “İnsan kendine benzeyeni sever” önermesi de bu süreçte aktif bir rol oynar.
Son olarak, yaşam tarzı benzerliği de bu fiziksel dönüşümün sessiz bir mimarıdır. Aynı beslenme alışkanlıklarına sahip olmak, benzer uyku düzenini paylaşmak, aynı iklim koşullarında ve aynı sosyo-ekonomik çevrede yaşamak; cildin yaşlanma hızından vücut yapısına kadar birçok fiziksel unsuru eşitleme eğilimindedir. Ortak bir hayat, sadece zihinleri değil, biyolojik kaderleri de birleştirir.
Sonuç
Özetle, “seven sevdiğine benzer” sözü bilimsel bir zemine oturmaktadır. Bu benzerlik sadece genetik bir rastlantı veya yüzeysel bir benzerlik değildir; paylaşılan onca yılın, ortak kahkahaların ve kurulan derin empatik bağın estetik bir sonucudur. Eğer aynaya baktığınızda partnerinizin bir yansımasını görmeye başladıysanız, bu muhtemelen kalplerinizin ve zihinlerinizin ne kadar uyumlu bir ritimle çarptığının en somut kanıtıdır. Psikoloji biliminin bize öğrettiği üzere; sevgi, sadece iki ruhu değil, zamanla iki simayı da tek bir hikâyede birleştirecek kadar güçlüdür.
Kaynakça
Zajonc, R. B., Adelmann, P. K., Murphy, S. T., & Niedenthal, P. M. (1987). Convergence in the physical appearance of spouses. Motivation and Emotion, 11(4), 335–346. https://doi.org/10.1007/BF00992848



Merak ettiğim bir konuda bilimsel açıklamalar ile aydınlanmış oldum teşekkür ederim pschology tımes ve Beyza Alara Arıcı