Bir sınıfa girdiğinizde dikkatinizi ilk kim çeker? Yerinde duramayan, arkadaşlarıyla tartışan, söz kesen ya da öğretmenini zorlayan çocuklar mı? Büyük ihtimalle evet. Çünkü davranışlarıyla çevresinden tepki alan çocuklar görünürdür. Oysa sınıfın arka sırasında sessizce oturan, verilen görevleri eksiksiz yapan, kimseye sorun çıkarmayan bir başka çocuk daha vardır. Öğretmenler onu sever, ebeveynler onunla gurur duyar, akranlarıyla da genellikle bir problem yaşamaz. Hakkında sıkça duyulan cümle şudur: “O çok uslu bir çocuk.”
Peki ya bu sessizlik, gerçekten her şeyin yolunda olduğunun bir göstergesi değilse?
Çocuk gelişimi alanında çalışan uzmanların uzun yıllardır dikkat çektiği önemli bir nokta vardır: Sorun çıkaran çocuklar fark edilir, ancak sorun yaşayan çocuklar her zaman fark edilmez. Özellikle sessiz, uyumlu ve kurallara bağlı çocuklar, yetişkinlerin radarından kolaylıkla çıkabilir. Çünkü onlar çevreyi rahatsız etmezler; aksine çevrenin beklentilerine kusursuz şekilde uyum sağlarlar. Ancak bazen bu uyumun altında görünmeyen bir mücadele yatabilir.
Birçok ebeveyn, çocuğunun sessiz olmasını olumlu bir özellik olarak değerlendirir. Elbette her sessiz çocuk mutsuz değildir. Bazı çocuklar doğaları gereği daha sakin, gözlemci ve içe dönük olabilirler. Bu tamamen sağlıklı bir mizaç özelliğidir. Fakat dikkat edilmesi gereken nokta, sessizliğin kaynağıdır. Çocuk sessiz olduğu için mi huzurludur, yoksa huzursuz olduğu için mi sessizleşmiştir? İşte kritik soru budur.
Kaygı yaşayan birçok çocuk, yetişkinlerin düşündüğünün aksine davranış sorunları göstermez. Bunun yerine duygularını içselleştirir. Korkularını anlatmaz, öfkesini bastırır, üzüntüsünü paylaşmaz. Dışarıdan bakıldığında “çok olgun” görünen bu çocuklar, aslında yaşlarına göre fazla sorumluluk taşıyor olabilirler.
Örneğin sekiz yaşındaki bir çocuğun okulda hiç problem yaşamaması ilk bakışta sevindirici görünür. Ancak aynı çocuk sürekli hata yapmaktan korkuyor, öğretmenine soru sormaya çekiniyor ve yanlış cevap vermemek için parmak kaldırmıyorsa, bu durum mükemmel uyumdan çok performans kaygısına işaret edebilir.
Benzer şekilde bazı çocuklar aile içinde de son derece sessizdir. Anne babalar çoğu zaman “Ne istersek yapıyor, hiç karşı gelmiyor” diyerek bu durumu olumlu yorumlar. Oysa sağlıklı gelişimin bir parçası, zaman zaman itiraz etmek, sınırları test etmek ve bireyselliği ortaya koyabilmektir. Hiç öfkelenmeyen, hiç hayır demeyen ve sürekli uyum sağlayan bir çocuk, kendi ihtiyaçlarını ifade etmekten vazgeçmiş olabilir.
Araştırmalar, içselleştirilmiş sorunların çocukluk döneminde sıklıkla gözden kaçtığını göstermektedir. Kaygı, düşük benlik saygısı, yalnızlık hissi ve depresif belirtiler çoğu zaman sessizliğin arkasına saklanır. Çünkü bu çocuklar yetişkinlerin işini zorlaştırmazlar. Tam tersine, çoğu zaman yetişkinlerin hayatını kolaylaştırırlar.
İşte bu nedenle sessiz çocuklar bazen en az konuşulan ama en çok anlaşılmaya ihtiyaç duyan gruplardan biridir.
Bu durumu gelişim psikolojisinin önemli kuramları üzerinden düşündüğümüzde sessizliğin her zaman bir kişilik özelliği olarak yorumlanamayacağını daha net görebiliriz. Örneğin, bağlanma kuramına göre çocuklar duygularını ifade etmeyi, ihtiyaçlarını dile getirmeyi ve yardım istemeyi bakım verenleriyle kurdukları ilişki içinde öğrenirler. Duygularının yeterince karşılık bulmadığını deneyimleyen bazı çocuklar zamanla hissettiklerini paylaşmanın bir anlamı olmadığı sonucuna varabilir. Böyle durumlarda sessizlik, huzurun değil, geri çekilmenin bir göstergesi haline gelebilir.
Benzer şekilde Donald Winnicott’un ortaya koyduğu “sahte benlik” kavramı da sessiz ve aşırı uyumlu çocukları anlamamıza yardımcı olur. Winnicott’a göre bazı çocuklar, çevrelerinin beklentilerini karşılayabilmek adına kendi duygularını ve ihtiyaçlarını geri plana iterler. Zamanla dışarıdan bakıldığında son derece uyumlu görünen bu çocuklar, iç dünyalarında anlaşılmamışlık ve yalnızlık hissi yaşayabilirler. Başka bir ifadeyle çocuk, olduğu kişi olmaktan çok, olması beklenen kişiye dönüşmeye çalışır.
Erik Erikson’un psikososyal gelişim kuramı da benzer bir noktaya işaret eder. Çocukluk döneminde bireylerin girişimcilik, yeterlilik ve kimlik gelişimi gibi önemli görevleri vardır. Ancak hata yapmaktan aşırı korkan, sürekli onay arayan ya da eleştirilmekten çekinen çocuklar bu gelişim görevlerini sağlıklı biçimde tamamlamakta zorlanabilirler. Sessizlik bazen olgunluğun değil, risk almaktan kaçınmanın ve görünmez kalmaya çalışmanın bir sonucu olabilir.
Bu nedenle bir çocuğun ne kadar sessiz olduğundan çok, sessizliğinin altında hangi duyguların bulunduğunu anlamaya çalışmak gerekir. Çünkü her sessizlik aynı hikâyeyi anlatmaz. Kimi sessizlik huzurun sesi olurken, kimi sessizlik duyulmayan ihtiyaçların gölgesinde büyür.
Düşünün; bir çocuk sınıfta ağlamıyorsa, itiraz etmiyorsa ve arkadaşlarıyla kavga etmiyorsa onun nasıl hissettiğini gerçekten bilebilir miyiz? Yoksa yalnızca davranışlarına bakarak iyi olduğunu mu varsayarız?
Birçok çocuk duygularını kelimelerle ifade etmek yerine bedenleriyle anlatır. Karın ağrıları, baş ağrıları, uyku problemleri, iştah değişiklikleri ya da ayrılık kaygıları bazen çocuğun sessiz çığlıkları olabilir. Özellikle duygularını ifade etmekte zorlanan çocuklar, yaşadıkları psikolojik yükü fiziksel belirtiler aracılığıyla dışa vurabilirler.
Bu noktada ebeveynlerin ve eğitimcilerin dikkat etmesi gereken şey, çocuğun ne kadar konuştuğu değil; ne kadar görünür olduğudur. Çocuğa yalnızca derslerini, ödevlerini veya günlük görevlerini sormak yerine duygusal dünyasına da alan açmak gerekir. “Bugün okul nasıl geçti?” sorusundan çok, “Bugün seni en çok ne mutlu etti?” ya da “Canını sıkan bir şey oldu mu?” gibi sorular çocuğun iç dünyasına ulaşmayı kolaylaştırabilir.
Çünkü bazı çocuklar konuşmaya ihtiyaç duymaz; konuşabilecek kadar güvende hissetmeye ihtiyaç duyar.
Sessiz çocukların yaşadığı en büyük risklerden biri de görünmez hale gelmeleridir. Sorun çıkarmadıkları için daha az ilgi görür, daha az destek alır ve daha az fark edilirler. Oysa çocukların yalnızca davranışları değil, duyguları da görülmeye ihtiyaç duyar.
Belki de çocuk yetiştirirken sormamız gereken soru şudur: Çocuğumuz ne kadar uyumlu? değil, ne kadar kendisi olabiliyor?
Çünkü psikolojik sağlamlık; sessiz olmakla, uslu olmakla ya da her zaman kurallara uymakla ölçülmez. Gerçek sağlamlık, çocuğun duygularını güvenle ifade edebilmesi, ihtiyaçlarını dile getirebilmesi ve hata yapmaktan korkmadan kendisi olabilmesidir.
Bir çocuk çok sessiz olabilir. Çok uyumlu da olabilir. Ancak onu gerçekten tanımadan, yalnızca sessizliğine bakarak iyi olduğunu varsaymak bazen en büyük yanılgımız olabilir.
Çünkü bazı çocuklar yardım istemez. Bazı çocuklar dikkat çekmez. Bazı çocuklar sessizce büyür. Ve bazen en derin hikâyeler, en az konuşan çocukların içinde saklıdır.


