Cuma, Nisan 10, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Romantik İlişkilerde Tanıdık Olanın Çekiciliği: Şema ve Bağlanma Perspektifi

Bazen biriyle tanışırız ve daha ilk anlarda içimizde açıklaması zor bir yakınlık hissi belirir. Sanki o kişiyi uzun zamandır tanıyormuşuz gibi. Bu his çoğu zaman güçlüdür, heyecan vericidir ve zihnimizde hızla romantik bir anlam kazanır. Popüler anlatılarda bu deneyim “ilk görüşte aşk” ya da “ruh eşi” olarak adlandırılır. Oysa psikolojik açıdan bakıldığında, bu yoğun çekimin kaynağı her zaman romantik bir mucize olmayabilir. Bazen kalbimiz, sandığımızdan çok daha eski bir hikâyenin izini sürüyordur.

İnsan zihni, evrimsel olarak hayatta kalmayı önceleyen bir yapıya sahiptir. Hayatta kalmanın temel stratejilerinden biri ise tanıdık olanı seçmektir. Tanıdık olan, her zaman iyi ya da sağlıklı değildir ancak bilinir olduğu için güvenli hissedilir. Öngörülebilirdir. Bu nedenle zihin çoğu zaman mutlu olmaktan çok, bildiğini sürdürmeyi tercih eder. Psikolojik düzlemde bu durum bir paradoks yaratır: Yeni ve güvenli bir ilişki yerine, eski ama bilindik bir ilişki dinamiği daha çekici gelebilir. Çünkü zihin, bilmediği huzurdansa tanıdığı acıyı seçebilir.

Bağlanma Kuramı ve Şemalar

Bu noktada çocukluk deneyimleri belirleyici bir rol oynar. Erken dönem ilişkiler, özellikle de bakım verenle kurulan bağ, yetişkinlikte kurduğumuz romantik ilişkilerin temelini oluşturur. John Bowlby’nin Bağlanma Kuramı’na göre, yaşamın ilk yıllarında bakım verenle kurulan ilişki, zihinde bir tür “ilişki haritası” yaratır. Eğer bu bağ tutarlı, ulaşılabilir ve güvenliyse, birey yetişkinlikte de yakınlığa dair daha dengeli beklentiler geliştirebilir. Ancak sevgi belirsiz, koşullu, mesafeli ya da eleştirel biçimde deneyimlendiyse, ilişkilerde güven yerine kaygı; yakınlık yerine tetikte olma hâli baskın olabilir.

Şema terapisi bu erken deneyimlerin zamanla “şema” adı verilen derin bilişsel ve duygusal yapılara dönüştüğünü öne sürer. Terk edilme, değersizlik, duygusal yoksunluk, onay arayışı gibi şemalar, bireyin ilişkilerde neyi “normal” kabul edeceğini belirleyen içsel filtreler gibidir. Bu filtreler çoğu zaman bilinçli değildir. Kime yakın hissedeceğimizi, kimden etkileneceğimizi ve bir ilişkide neye tahammül edebileceğimizi sessizce şekillendirir.

Bu nedenle bazen âşık olduğumuzu sandığımız kişi, aslında karşiveness bireyden çok, çocuklukta tanıdık gelen bir duygusal iklim olabilir. Psikolojide duygusal tekrar zorlanımı olarak adlandırılan bu durum, bireyin geçmişte çözümlenememiş ilişki deneyimlerini yeni ilişkilerde farkında olmadan yeniden sahnelemesini ifade eder. Çocuklukta sevgi belirsizlikle, ulaşılmazlıkla ya da duygusal mesafeyle birlikte deneyimlendiyse, yetişkinlikte de benzer özellikler taşıyan ilişkiler daha çekici hale gelebilir.

Mesajlara geç cevap veren, netlikten kaçan ya da duygusal olarak erişilemez kişilerle yaşanan yoğun çekim çoğu zaman tesadüf değildir. Bu dinamik, bireyin sinir sistemi ve duygusal belleği için tanıdıktır. Tanıdık olan ise garip bir şekilde güven verir. Çünkü onunla nasıl başa çıkılacağını biliriz. Terk edilme korkusu tanıdıksa, kaygı da tanıdıktır. Eleştirilmek alışılmışsa, kendini yetersiz hissetmek de şaşırtıcı değildir.

Bu noktada önemli bir ayrım yapmak gerekir:

  • Yoğun hissetmek her zaman derin bağ kurduğumuz anlamına gelmez.

  • Kaygının yüksekliği, sevginin göstergesi değildir.

  • Belirsizliğin yarattığı çekim, her zaman tutkuya işaret etmez.

Sonuç

Partner seçiminde bilinçdışı kalıpların etkisi sanıldığından çok daha fazladır. “Hep aynı tip insanları buluyorum” cümlesi bir tesadüf değildir. Zihnimiz, tanıdığı hikâyeye benzeyen kişileri daha hızlı fark eder, onlara daha kolay bağlanır ve onlardan daha zor vazgeçer. Ancak bu durum bir kader değildir. Şemalar öğrenilmiş yapılardır ve öğrenilmiş olan değiştirilebilir.

Değişimin ilk adımı farkındalıktır. Yoğun bir çekim hissedildiğinde şu soruyu sormak dönüştürücü olabilir:

“Ben bu kişiye mi çekiliyorum, yoksa bu hissin yarattığı tanıdık acıya mı?”

Bu soruya dürüstçe bakabilmek, ilişkileri sadece romantik deneyimler olmaktan çıkarır. Aynı zamanda kişinin kendisiyle kurduğu ilişkinin de bir aynasına dönüşür. Sağlıklı sevgi her zaman yüksek sesli değildir. Bazen daha sessiz, daha yumuşak ve daha sıradandır. Ancak tam da bu sıradanlık, uzun vadede güvenli bir bağın en güçlü göstergesidir.

Hüsna Oktay
Hüsna Oktay
Atlas Üniversitesi Psikoloji Bölümü mezunudur ve aynı üniversitede Klinik Psikoloji Yüksek Lisans eğitimine devam etmektedir. Psikolojik süreçleri toplumsal bağlam içinde değerlendirebilmek amacıyla İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nde ikinci lisans eğitimini sürdürmektedir. Klinik yetkinliğini Ebru Şalcıoğlu’ndan aldığı Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT) eğitimiyle güçlendiren Oktay, çeşitli klinik ve hastane stajları ile gönüllü destek çalışmalarında görev alarak saha deneyimini zenginleştirmiştir. Klinik ve sosyolojik perspektifleri bir araya getirerek kanıta dayalı çalışmalar üretmeye odaklanmaktadır. Psikolojiyi bilimsel temelde anlaşılır ve ulaşılabilir kılmayı amaçlayan çalışmalar yapmaktadır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar