“İntihar etsem kurtulurum.” Çevrenizde mutlaka duyduğunuz, modern hayatta klişeleşmiş bir durum. Depresyon ve anksiyete giderek artıyor. Milenyum ile Z kuşağı, hiçbir kuşakta görülmediği kadar psikiyatrik hastalıklarla mücadele ediyor. Artan intihar oranları da cabası. Peki, o kadar terapi ve ilaç boşuna mı? Cevap hayır, ancak tedavinin uzun sürmesi, olası yan etkiler ve ulaşılabilirliğin zorluğu insanları yıpratıyor. Son yıllarda özellikle yeni bir tedavi süreci gelişiyor; bu, vücudun kendi mekanizmasından faydalanarak yapılan bir tedavi. Bu süreç, nöromodülasyon olarak adlandırılıyor ve beynin uyarılmasıyla ilgili. Burada, özellikle 2020 yılından beri popülerleşen yeni tür tedaviler ve bunların bizi nasıl etkilediğinden bahsedeceğim.
Kutsal Elektrik ile Kardeşi Manyetizma
İşin başında bazı kavramlara aşina olmak, size yardımcı olacaktır. İlk olarak, konumuz olan elektrik ile manyetizmadan başlayalım. Elektrik, antik çağlardan beri bilinse de, teknik anlamda modern çağlara kadar doğası pek anlaşılamadığı için kullanılmamıştır. Elektrik, yer yer kutsal görülmüş ve göksel tanrılarla ilişkilendirilmiştir. Elektriğin doğasının anlaşılması, temelde Benjamin Franklin’in yaptığı deneyler ve Lagrange’ın fiziği hareketten enerjiye kaydırması ile olmuştur. Bu sayede elektriğin enerjisel doğası üzerine iyi bir fikrimiz oluştu. Ancak esas kırılma, Faraday’ın sezgisel olarak elektrik ile manyetizmayı bağlayıp Maxwell’in formülleştirmesi sayesinde gerçekleşmiştir. Kuantum mekaniğinin gelişmesiyle birlikte elektromanyetizma üzerine kuantum teorisi de ortaya çıkmıştır.
Elektromanyetizma, evrenin dört temel kuvvetinden biridir. Temelde, kuantum devrimi öncesi parçacık olarak bilinse de artık elektromanyetik alan olarak da bilinmektedir. Negatif yüklü parçacıklar ile pozitif yüklü parçacıklar arasındaki çekim sayesinde oluşur. Kullandığımız teknoloji de mantıksal geçitler aracılığıyla bu kuvveti yönetmektedir.
Canlılık ile Elektromanyetizma
Genel fiziksel yapıya değindiğimize göre, canlılıktaki rolüne geçebiliriz. Aslında elektriğin canlılığın temeli olduğu fikri, 19. yüzyılda oldukça popülerdi ve bu fikre Galvanizm denirdi. Bu dönemde hücre teorisi yeni yeni gelişmekteydi ve iletim konusu da çalışılmaktaydı. Hücreler arasında iletişim, erken evrimsel süreçte çeşitli kimyasallar aracılığıyla sağlanıyordu; ancak gelişen ökaryotik hücre yapısı, mekanik ve elektriksel iletişime de izin verdi. Burada uzun uzun hücre iletişimini anlatma niyetim yok; ancak önemli olan, iletişimsel gelişmenin hücreler arası entegrasyona izin vermiş olmasıydı. Bu süreç, başta koloniler ardından çok hücreli yaşama geçişi sağlamıştır.
Elektriksel iletim, doğanın pek çok yerinde mevcuttur: koloniler arası iletim, fotosentez, kardiyak dokuların çalışması ve en önemlisi nöronal iletimde görev alır. Beynin elektriksel yapısı hakkında çeşitli fikirler fizyologlar arasında olsa da, Cajal’ın nöronlar üzerine yaptığı gözlem kadar pek mümkün olmamıştır. Hodgkin-Huxley, mürekkep balığı üzerine yaptığı deneyde beyindeki elektriksel mekanizmayı formüle etmeyi başarmıştır.
Hodgkin-Huxley kurdukları modelde, hücre dışındaki pozitif yüklü parçacıkların artışı ve membranın eşik değerini aşarak sitoplazmayı (hücre içindeki sıvı) nasıl enerjisini artırdığı ve bu akış sürecinde oluşan elektriksel enerjinin değişimini ölçmüşlerdir. Bu yaptıkları, bugün yapılan pek çok inovatif tedavi için bir başlangıç olmuştur.
Peki, beyin sadece bir devreden mi ibaretti? Tabi ki hayır. 90’larda hipokampüs (denizatı şeklindeki hafızayla alakalı beyin bölümü) üzerine yapılan biyofiziksel araştırmalar, bize yeni bir bulgu sunuyordu: beyin sabit değildi. Beyin, kendini sürekli güncelleyen esnek yapıda bir organdı. Bu durum, yine elektriksel iletimin yoğunluğu ile bağlantılıydı. LTP ile LTD dediğimiz, ilki beyni esnekleştiren, ikincisi de tam tersi etki yapan iki süreç üzerinde durulmaya başlandı. Bu, günümüzde herkesin diline pelesenk olan plastisite kavramının ta kendisiydi. Beyin, dışarıdan gelen veriye göre kendini güncelleyen dinamik bir yapıydı.
İyi, tamam; güzel de manyetizma nerede? İşin can alıcı kısmı burada başlıyor. Çoğu canlının manyetik alandan etkilendiği zaten bilinen bir durum. Canlıların gelişimi, yön bulma ve tanıma işlevlerinde, hatta iletişimde bile etkili olabilir. Şu ana kadar hakim görüş, beyindeki elektriksel aktivitenin manyetik alan için yetersiz olduğuydu. Ancak 2000 sonrası yaşanan gelişmeler, manyetizmayı gündeme getirdi; hatta kimileri, bilinç için beynin kaynaklı değil de beynin bir radyo olduğu veya kuantum süreçlerinin etkili olduğu üzerinde durdu. Ancak güncel araştırmalar, bu kadar uç fikirler üzerine konuşmasa da manyetizma ile beynin bir bağlantısı olduğu artık tartışılmaz bir gerçek.
Nöromodülasyon ve Yeni Tedaviler
Psikiyatri, uzun süre boyunca korkulan veya edebi bir yapıda anılmıştır. Szazz’ın ve Foucault’un psikiyatri eleştirilerinde, bu insanlık dışı şartlar bulunmaktaydı. Pinel ve onu takip eden Esquiral temelli Fransız Psikiyatrisi, daha çok konuşma terapisi üzerinden giderken; Riel ve onu takip eden Kreaplin temelli Alman Psikiyatrisi, organik tedavileri benimsemiştir. Freud, Alman Psikiyatrisine konuşma terapisini sokarken, organik tedavilerden de vazgeçmemiştir. Uzun yıllar boyunca Freud ve onun takip ettiği psikodinamik yaklaşım, hafif hastalara ve dirençli hastalar için akla hayale gelmeyecek derecede acı veren, insanları izole eden ve ölümle sonuçlanan tedaviler içermekteydi. 1970’lerde gelişen ve şans eseri bir şizofren hastanın üzerinde denenerek bulunan antipsikotik ilaçlar, psikofarmakolojik devrimi başlatmıştı. İlerleyen yıllarda antidepresanlar, antiepileptikler ve stimulantlar piyasaya çıkarak hastanede yatış oranlarını azaltmıştır.
Peki, bu psikofarmakolojik devrim yeterli miydi? Pek denemez; bunun nedeni, Big Pharma gibi yapıların bunları adeta bir ticarete çevirmesi ve mucizevi bir ürün gibi pazarlamasıydı. Diğer yanda gelişen yeni BDT temelli terapiler, hastanın sorununu çözmekten ziyade işlevsel hale getirmeyi amaçlıyordu ve psikodinamik terapilerden ucuz olsa da hâlâ ulaşılması zordu.
İlaç tedavisinin amacı, beyindeki kimyasal kanalların çalışmasını kontrol etmek amacıyla hücredeki aracı protein üzerinde bir kontrol sağlamaktı. Konuşma terapisi ise temelde beyindeki plastisite sayesinde düşünce ile davranış üzerinde bir değişiklik yaratmaktaydı. İlaç ile hedeflenen kimyasal mekanizma, sadece beyinde de bulunmayabiliyordu; yani belli yan etkiler de beraberinde geliyordu. Antipsikotikler, erken dönemde motor kontrol kaybı ile metabolizmanın yavaşlaması veya en meşhuru antidepresanlar ile artan hissizleşme ve intihar düşüncesi gibi yan etkiler oluşturabiliyordu. Özellikle yeni nesil atipik antipsikotikler veya 2020 sonrası piyasa sürülen antidepresanlar daha az yan etkiye sahipken, hâlâ iyileştirme konusunda istenilen etkiye ulaştığı söylenemez. Terapi süreci ise yıllar, hatta bazen ömür boyu sürebilecek maliyetli ve zaman isteyen bir yöntemdi.
Çözüm olarak bilim insanları, alternatif tedaviler üzerine çalışmaya başladılar. Burada amaçlanan, en az yan etki ve en etkili tedaviyi bulmaktı. Özellikle gelişen biyomühendislik, bu alanda pek çok çalışmaya ön ayak oluyordu. Artık işi geçmiş devrimlerde olduğu gibi şansa veya alakasız gözlemlere bırakmak zorunda değildik. Bu alanda yapılan çalışmalar, yeni gelişen fMRI ve PET gibi aktif olarak beyindeki yapının takip edilmesi sayesinde, statik taramalardan daha iyi sonuç verebiliyordu.
Tedavi süreci için kullanılan yöntemlerden biri nöromodülasyondur. Nöromodülasyon, sinir sistemine uyaran vermek suretiyle çalışmasını ayarlayabiliyordu. Özellikle manyetik alan yaratılarak yapılan TMS, yeni bir tedavi sürecinin başlangıcını oluşturdu. Manyetik alan ile amaçlanan, nöronların elektriksel aktivitesinin azaltılıp veya arttırılmasıdır. Özellikle depresyon ve travma üzerinde ciddi bir ilerleme kaydedildi. Burada ilaçların rastgeleliğinden farklı olarak, direkt hedeflenen bölgede cerrahi bir müdahale olmadan sorunu çözmek mümkündür. Psikiyatrik hastalıklarda, özellikle beynin ön lobuyla vagus siniri üzerine işlem yapılmaktadır. Stanford Üniversitesi, bu alanda 2020 yılında TMS’nin daha da etkili ve nokta odaklı bir tedavi girişimiyle ortaya çıktı. SAINT olarak adlandırılan tedavi yöntemi, intihar düşünceleri, kaygı ve hissizlik konusunda deneklerde ciddi bir azalma sağlamıştır. Projenin başındaki Nolan Williams için bu, hayatının ta kendisiydi denebilir. Verdiği röportajda, psikiyatri alanında ilerlemenin uzun süre aklında olmadığını, sadece lisede yaşadığı bir deneyimle hayatının değiştiğini belirtmiştir. Hayatında olan pek çok olayı sanki o an için hazırlık gibi anlatır. Çevresindeki pek çok hastaya umut olan Nolan Williams, ne yazık ki yaşadığı majör depresyondan dolayı intihar etmiştir.
Sonuç
Projenin gidişatı şu anda belirsiz olsa da, bu durum bize güzel bir ders verebilir. İnsanlık olarak çeşitli zorluklarla mücadele ederiz; bunun sonucunda her zaman bir mükafat olmayabilir. Ancak insan, günün sonunda ölsek bile, incelemeye değerdir.


