Her şeyi mükemmel yapmak, kusursuz görünmek zorunda mıyız? Toplumun bizden beklediklerini eksiksiz yerine getirmek ve bu beklentilere uygun bir hayat sürmek bir zorunluluk mu?
İnsan; bir toplumun, bir kültürün ve bir ailenin içinde dünyaya gelen sosyal bir varlıktır. Doğduğumuz andan itibaren ağlamamız bile bir beklentidir. Hayatımız boyunca bu tür beklentilerle şekilleniriz: Beklentileri karşıladığımızda “iyi çocuk”, karşılamadığımızda “yaramaz” ya da “kötü çocuk” oluruz.
Kimliğimizi başkalarının bakışlarıyla inşa ederiz. Lacan’ın “ayna evresi” kavramıyla tanımladığı bu süreçte birey, toplumun ve ailenin yansıttığı “olması gereken” imgeyi içselleştirir. Zamanla, bu yansımalara göre kimliğini kurar.
Ancak bu beklentilerin gölgesinde, bireyin kendine ait gerçekliği nasıl var olabilir? İşte bu yazıda, kusursuzluk baskısının gölgesinde insanın varoluş mücadelesine ve kendilik arayışına odaklanacağız.
Toplumsal Beklentiler ve Benliğin İnşası
Toplumun bireyden beklentisi çoğu zaman “en iyisi ol” yönündedir. Bu durum, bireyin kendi öz benlik’inden uzaklaşmasına neden olur. Kendi kırıklarını, yaralarını görmek ağır gelir; bu nedenle birey, gölge yanını bastırma eğilimi gösterir. Bunun yerine, kendisine sahte bir benlik inşa eder ve bu benlik aracılığıyla mükemmelliği arzular. Çünkü Lacan’ın ifadesiyle insan, “ötekinin arzusunu arzular.” Yani birey, başkasının istediği kişi olmaya çalışır.
Toplum da bireyden hep kusursuzluk’u bekler. Ona sürekli eksik olduğunu hissettirir; birey, kendi varoluşunun yeterli olmadığı düşüncesiyle, tıpkı bir makine gibi kendini sürekli geliştirmesi gereken bir nesneye dönüştürür. Katma değer üretmeli, kendine sürekli bir şeyler eklemelidir. Çünkü birey, olduğu haliyle asla yeterli görülmez.
Oysa Lacan’a göre insan zaten eksik bir varlıktır. Bu eksiklik bir kusur değil, insan olmanın doğal bir parçasıdır. Tam da bu noktada sistem ile bireyin yaşamı arasında bir çatışma başlar. Sistem, insanın doğasına aykırı bir biçimde kusursuzluk arzusunu merkezine koyar. Bu durum, bireyin kendi yaralarından ve insan olmanın doğal eksiklerinden uzaklaşmasına yol açar. Böylece birey, kendi özgünlüğüne ve özüne yabancılaşır. Birey hiç bitmeyen bir “havuç tarlasında” koşmaya zorlanır. “Daha iyi ol, daha iyisini hak ediyorsun” gibi kulağa hoş gelen, ancak insan doğasına aykırı mesajlarla sürekli yeni hedeflere yönlendirilir. Bu süreç, bireyin özünü tüketen, ruhunu yoran bir yarışa dönüşür.
Ancak bu durum yalnızca dışsal bir sistemin dayatmasıyla sınırlı değildir. Günümüz insanı, tıpkı Byung-Chul Han’ın Yorgunluk Toplumu adlı eserinde belirttiği gibi, artık kendi elleriyle kendi hapishanesini inşa eden bir “performans öznesi”ne dönüşmüştür. Artık birey dışsal baskılarla değil, içselleştirdiği beklentilerle kendini tüketmektedir.
Performans Toplumu ve Sahte Benlik
Kendi potansiyeline dair algısı değişmiş, “her şeyi yapabilirim”, “sürekli üretken olmalıyım”, “daima pozitif kalmalıyım” gibi fikirlerle örülmüş bir benlik inşa etmiştir. Bu içsel baskı, onu görünürde özgür ama aslında kendi gölgesinde hapsolmuş bir varlığa dönüştürür.
Böylece birey, başkasının arzularını kendi arzusu sanarak yaşar. Ötekinin arzusunu içselleştirir, kendi gerçek arzularını bastırır. Sahte bir tatminle koşar; tıpkı önüne bağlanmış havuçla kandırılan tavşan gibi… Her şey mümkünmüş gibi görünen bir dünyada, en büyük kaybı kendi gerçekliğidir.
Peki Bu Durumu Nasıl Dönüştürebiliriz?
İlk adım, durabilmeyi öğrenmektir. Bu durmak, sadece fiziksel bir mola değil; zihinsel ve duygusal bir farkındalık hâlidir. Bireyin, bu hızlı, yorucu yarışın dışına çıkabilmesi için önce içsel bir duraksamaya ihtiyacı vardır. Nefes almayı hatırlamak, anı fark etmek ve zihni sakinleştirmek bu dönüşümün başlangıcıdır.
Bu noktada:
• Yoga, mindfulness (bilinçli farkındalık) ve nefes egzersizleri, bireyin bedenine ve zihnine temas etmesini sağlar.
• Bireyin kendi sesini duyabilmesi için acıdan kaçmadan içsel deneyimlerine kulak vermesi gerekir. Bu duygularla kalmak, onları bastırmadan anlamak ve kabul etmek iyileştiricidir.
• Olduğu haliyle kendini kabullenmek, bireyin gerçek arzularına yönelmesini kolaylaştırır. Çünkü benlik, kusursuzluk’ta değil; kırıklarda ve özgünlükte gizlidir.
Ayrıca bireyin gelişiminde daha yapılandırılmış destekler de etkilidir:
• Psikolojik danışmanlık, hata yapma korkusu ve çocukluktan gelen eleştirilerle başa çıkmaya yardımcı olabilir.
• Psikoeğitim programları, bireylere akılcı olmayan düşüncelerle baş etme becerileri kazandırır.
• Duygu düzenleme eğitimleri, anksiyete ve değersizlik hissiyle baş etmeyi kolaylaştırır.
• Sanat terapisi, ifade edilemeyen duyguların yaratıcı yollarla dışa vurulmasını sağlar.
• Toplumsal farkındalık atölyeleri, bireylerin yalnız olmadığını fark etmelerini ve bağ kurmalarını sağlar.
Sonuç: Kusurlarımızla Barışmak
Sonuçta insan, bir sistemin içine doğar ve bu sistemin ondan beklediklerini içselleştirdikçe kendi öz benlik’ine, kendi “kendilik”ine gurbet düşer. Oysa insanın bu dünyadaki en yakın dostu yine kendisidir; ama ne gariptir ki insan, en çok kendisinden uzaklaşır, kendisinden başka diyarların dostluğunu arar. Kusursuzluk olma arzusuyla yanıp tutuşur çünkü belki de ancak o zaman onaylanacağını, sevileceğini ve kabul göreceğini düşünür.
Yetersiz hissetmemek ya da değerli hissedebilmek için birey, zamanla sistemin çocuğu hâline gelir. Bu, birey için derin bir içsel kopuş, kendi benlik’inden vazgeçiş anlamına gelebilir. “Ötekinin arzusunu arzulamak” bireyin kendi varoluşunu o arzuya göre şekillendirmesiyle sonuçlanır ve artık birey yalnızca dışsal baskılarla değil, kendi elleriyle ördüğü görünmez bir hapishanenin içine kapanır. “Her şeye yetişmeliyim, hep üretmeliyim, hep pozitif ve mutlu olmalıyım” gibi görünüşte güçlü ama içten içe insan doğasına aykırı inançlarla yaşayan biri hâline gelir.
Bu hız ve hep daha iyisini yapma baskısı, insanı içten içe kül eden bir yarışa dönüşür. Ancak bu maratondan çıkmak, fark etmekle başlar ve fark etmek için ilk adım, durmaktır. İnsan durarak içinde süren bu koşuyu gözlemleyebilir ve değişimin ilk kıvılcımını yakabilir.
Gerçek benlik’e giden yol, kusur sandığımız yaraları olduğu gibi kabul etmekten geçer. Lacan’ın sözleriyle söylemek gerekirse: “İyileşmek, kusurların yok olması değil; onlarla dans edebilmeyi öğrenmektir.” Bu yüzden, kusurlarımızı düşman gibi görmek yerine, onlara sarılmalı; en çok şefkate ihtiyaç duyan taraflarımızı elimizin tersiyle itmek yerine, onları yargılamadan kabul etmeyi öğrenmeliyiz.
Çünkü o “kusurlar” dediğimiz yanlarımız, aslında bizi insan yapan, renk katan, derinleştiren yönlerimizdir. Kendi hayatımızı özgürce ve samimiyetle inşa edebilmemiz, ancak o yanlarımızla dans edebilme cesaretini gösterebildiğimizde mümkün olacaktır.
KAYNAKÇA
Han, B.-C. (2024). Yorgunluk toplumu. İnka yayını
Odacı, H., & Kaya, F. (2019). Mükemmeliyetçilik ve umutsuzluğun akademik erteleme davranışı üzerindeki rolü: Üniversite öğrencileri üzerinde bir araştırma. Yükseköğretim ve Bilim Dergisi, 9(1), 43–51. https://doi.org/10.5961/jhes.2019.308
https://www.erdempsikiyatri.com/mukemmeliyetcilik-nedir-turleri-ve-nedenleri-nelerdir
https://www.lacanonline.com/2010/05/what-does-lacan-say-aboutdesire/?utm_source


