Pazar, Nisan 26, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Neyi Duymadık? Çocukların Sessiz Çığlığını Anlamak

Ev ve okul; bir çocuğun dünyasında güven inşa edebileceği en temel iki kaledir. Ancak bu güvenli alanlarda oluşan küçük çatlaklar zamanla göz ardı edilemeyecek problemlere dönüşebilir. Şiddet, sanılanın aksine bir anda ortaya çıkmaz; çoğu zaman derin bir sessizliğin ardından gelen büyük bir fırtınadır. Etrafındaki her şeyi kasıp kavuracak bu fırtına, kopmadan önce sinyaller vermeye başlar. Bu sinyalleri görmek ve anlamak fırtınanın yıkıcı etkisini azaltabilir veya yönünü değiştirebilir. Odasında ekrana gömülmüş bir gencin, sınıfın en arka sırasında fark edilmeyen bir çocuğun bakışında ya da akşam yemeğinde sadece tabağına odaklanan bir evladın biriken sessizliğinde bu sinyalleri yakalamak mümkündür. Şiddeti sadece bir ‘uç örnek’ olarak görüp geçmek yerine; onu besleyen ebeveynlik modellerini, öğretmen-öğrenci bağındaki kopuklukları ve modern çağın yarattığı duygusal kimsesizliğin sonuçlarını görmemiz gerek. Bugün sormamız gereken soru ‘Ne oldu?’ Değil, ’Neyi duymadık’ olmalıdır.

Bir çocuğun ruhsal dünyasındaki değişimler çoğu zaman kelimelerle değil davranışındaki küçük farklılıklarla kendini belli eder. Bu gizli sinyalleri okumak ebeveynler ve eğitimciler için duygusal ilk yardım gibidir. Bir çocuğun akademik başarısındaki düşüşler, hobilerine karşı geliştirdiği isteksizlikler veya sosyal çevresinden uzaklaşarak dijital dünyanın anonimliğine ve karanlığına sığınması basit bir ergenlik krizi olarak geçiştirelemeyecek kadar kritiktir. Özellikle öfkenin doğrudan dışa vurulmadığı durumlarda içeriye hapsedilen öfke farklı şekillerde kendini belli eder; çizilen bir resim, yazılan bir yazı ya da otorite figürlerine karşı geliştirilen mesafe aslında sessiz bir yardım çığlığıdır. Eğer bizler başarının notlarla, disiplinin sessizlik ve sakinlikle ölçüldüğü bir sistemi dayatırsak çocuğun iç dünyasında sessizce büyüyen fırtınanın dışarıya nasıl bir zarar vereceğini öngöremeyiz.

Çocuğun dış dünyayla kurduğu bağın temelleri ebeveynleri ile kurduğu iletişimle şekillenmeye başlar. Ancak günümüzde ebeveynlik genellikle iki farklı uç arasında savrulmaktadır: Bir tarafta her hatayı otoriteyle bastırmaya çalışan ‘cezalandırıcı’ bir tutum diğer tarafta ise çocuğun her isteğini karşılayan ama duygusal ihtiyacını göremeyen ‘ihmalkar’ bir tutum vardır. Ebeveynler aradaki bu dengeyi korumakta bazen zorluk çekebilir. Baskıcı bir ortamda büyüyen çocuk öfkeyi bir sorun çözme aracı olarak görürken; duygusal olarak ihmal edilen çocuk aidiyet hissini evin dışında kendi güvenliğini ihmal edebilecek ortamlarda aramaya başlar. Çocuğun yetiştirilirken mükemmel bir evlat olmasına odaklanmak çocuğun duygusal sınırlarını çizmesini zorlaştırır yaşadığı hayal kırıklıklarıyla nasıl baş edeceğini bilemeyecek bir duruma gelir. Oysa ebeveynin amacının çocuğun önüne set çekmek veya onun adına önündeki tüm engelleri kaldırmak değil; ona içinde yaşadığı fırtınayı ifade edebileceği güvenli bir ortam sağlamlamak olmalıdır. Çünkü bir evde duygular konuşulmadığında, o duygular farklı şekillerde eyleme dökülür.

Ebeveynin açtığı veya fark edemediği yaraları sarıp sarmalayacak ve iyileştirecek yer okul olmalıdır çocukların ikinci evi. Ancak bu, okulun sadece bir bilgi aktarım merkezi değil, bir yaşam alanı ve eğitim yuvası olarak görüldüğü noktada mümkündür. Öğretmen, müfredatın yoğunluğu içinde kaybolurken ve konuları yetiştirme telaşına girerken sınıfın ne en kuytu köşesindeki çocuğun gözündeki sönüklüğü ne de en önünde oturan çocuğun yüzündeki yorgunluğu yakalayabilir. Bu durum, eğitimin asıl görevinde bir eksiklik yaratıyor demektir. Bir öğrenci için öğretmeninin içten gelen ‘Nasılsın?’ sorusu bile onun için tutunabileceği tek dalı olabilir. Akran zorbalığının şaka olarak nitelendirilerek geçiştirilmediği, farklılıkların tehdit olarak algılanıp ayrıştırmadığı tam tersi birleştirdiği bir sınıf ortamı, şiddetin en büyük panzehiridir. Öğretmenler; sadece akademik başarıyı alkışlayan eğitimciler değil, her konuda çocuklara yol gösteren birer rehber olduklarında, o sınıfın duvarları hiçbir öğrenciye zindan gibi hissettirmez.

Sonuç olarak, okulların etrafına örülen yüksek duvarlar veya kapılara yerleştirilen metal dedektörleri, bir çocuğun kalbindeki kırgınlığı tespit etmeye ya da zihnindeki karmaşık düşünceleri toparlamaya yetmez. Bir çocuğun güvenliği; ‘görüldüğünü’ hissettiği, duygularının yargılanmadan kabul edildiği ve başarısının sadece rakamlarla ibaret olmadığı bir ortamda inşa edilir. Ebeveynler çocuklarının verdiği sinyalleri görmeye başladığında, öğretmenler ise sadece akademik rehber değil aynı zamanda duygusal birer rehber olduğunda; şiddet bir seçenek olmaktan çıkacaktır. Bizler ‘neyi duymadığımızın’ peşine düştüğümüzde, sadece gelecekte yaşanabilecek olası faciaları önlemekle kalmayacak, aynı zamanda birbirine güvenen ve empati duygusu geliştirmiş bir neslin de temellerini atmış olacağız. Şiddeti dindirecek önlemler sadece fiziksel değil, bir çocuğun ruhuna uzanan dikkatli bir bakıştan ibaret bile olabilir.

Eylül Alsuda Katıkol
Eylül Alsuda Katıkol
Eylül Alsuda Katıkol, Koç Üniversitesi Psikoloji bölümü lisans öğrencisidir. Klinik psikolojiye ilgi duymakta ve özel bir klinikte gönüllü staj yapmaktadır. Uzun vadede klinik psikolojide uzmanlaşmayı ve aile terapisi alanında çalışmayı hedeflemektedir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar