Son günlerde Türkiye’de meydana gelen bazı trajik olaylar, gençler arasında şiddet davranışlarının nedenleri üzerine yeniden düşünmeyi zorunlu kılmıştır. Nisan 2026’da kısa süre içinde yaşanan okul saldırısı toplumda büyük bir sarsıntı yaratmıştır. Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde eski bir öğrencinin bir lisede ateş açması sonucu 16 kişi yaralanmış, saldırgan daha sonra intihar etmiştir. Bu olaydan yalnızca yaklaşık bir gün sonra Kahramanmaraş’ın Onikişubat ilçesinde bir ortaokulda gerçekleşen ikinci saldırıda ise 14 yaşındaki bir öğrencinin silahla ateş açması sonucu bir öğretmen ve 8 öğrenci hayatını kaybetmiş, 13 kişi de yaralanmıştır.
Bu olaylar okul ortamlarının güvenliği ve gençlerin psikososyal gelişimi konusunda toplum genelinde ciddi bir tartışma başlatmıştır. Söz konusu olan saldırılar Türkiye’de nadir görülen ancak toplum üzerinden derin ve ciddi izler bırakan okul şiddeti vakaları arasında yer almaktadır. Bu tür olayların ardından kamuoyunda sıklıkla şu sorular gündeme gelmektedir: Bir çocuk ya da genç nasıl bu kadar ağır bir şiddet davranışına yönelir?
Okul ortamlarında yaşanan saldırılar, akran zorbalığı ve şiddete dönüşen veya gençlerin kendilerine ve başkalarına zarar verme davranışları gibi olaylar çoğu zaman tekil ve istisnai vakalar gibi görünseler de, arka planlarına bakıldığında bireysel, ailevi ve toplumsal birçok faktörün bir araya gelmesiyle ortaya çıkan karmaşık süreçlerin sonucu oldukları görülmektedir. Bir çocuğun şiddete yönelmesi genellikle bir “anlık patlama” değildir; aksine zaman içinde biriken duygular, deneyimler ve çevresel etkilerle şekillenen uzun bir sürecin sonucudur.
Gençlik dönemi, bireyin kimliğini inşa ettiği, sosyal ilişkilerini yeniden tanımladığı ve duygusal olarak yoğun deneyimler yaşadığı bir gelişim evresidir. Bu dönemde gençlerin karşılaştıkları aile içi dinamikler, okul ortamı, akran ilişkileri ve dijital dünyadaki deneyimleri onların psikolojik gelişimlerinde belirleyici rol oynar. Dolayısıyla gençlerde şiddet davranışını anlamaya çalışırken yalnızca bireysel özelliklere odaklanmak yeterli değildir; aile yapısı, toplumsal bağlar ve dijital kültür gibi daha geniş bağlamların da dikkate alınması gerekir.
1- Aile Ortamının Belirleyici Rolü
Bir çocuğun duygusal ve sosyal gelişiminde en temel etki alanı aile ortamıdır. Çocuklar, duygularını ifade etmeyi, çatışmaları çözmeyi ve başkalarıyla ilişki kurmayı büyük ölçüde aile içinde öğrenirler. Bu nedenle aile içindeki iletişim biçimi, duygusal destek düzeyi ve ebeveyn tutumları çocuğun davranış repertuarını doğrudan etkiler.
Araştırmalar, aile içinde kronik çatışma, fiziksel ya da duygusal şiddet, ihmal veya aşırı kontrol gibi durumların çocukların agresif davranış geliştirme riskini arttırdığını göstermektedir. Bunun temel nedeni, çocuğun ilişki kurma biçimini gözlem yoluyla öğrenmesidir. Eğer çocuk, sorunların çözümünde şiddetin bir araç olarak kullanıldığı bir ortamda büyüyorsa, bu davranış kalıbını içselleştirme ihtimali de artabilir.
Öte yandan yalnızca açık şiddet içeren aile ortamları değil, duygusal ihmalin yoğun olduğu aileler de risk oluşturabilmektedir. Çocuğun duygularının fark edilmediği, ihtiyaçlarının görülmediği veya sürekli eleştirildiği bir ortam, zamanla yoğun bir değersizlik ve öfke birikimine yol açabilir. Bu birikim bazı durumlarda içe yönelerek depresyon ve kendine zarar verme davranışlarına, bazı durumlarda ise dışa yönelerek agresif davranışlara dönüşebilir. Bununla birlikte güçlü aile bağları, açık iletişim ve duygusal destek, çocuklar için önemli bir koruyucu faktördür. Kendini anlaşılmış ve kabul edilmiş hisseden bir çocuk, zorlayıcı deneyimlerle karşılaştığında şiddete başvurma ihtiyacı hissetmeden alternatif başa çıkma yolları geliştirebilir.
2- Okul ve Akran İlişkileri
Gençlerin yaşamında aileden sonra en etkili sosyal alan okul ve akran ilişkileridir. Ergenlik dönemlerinde bireyler, aidiyet ve kabul görme ihtiyaçlarını büyük ölçüde akran grupları aracılığıyla karşılamaya çalışırlar. Bu nedenle akran ilişkilerinde yaşanan dışlanma, zorbalık veya sosyal izolasyon gençlerin psikolojik dünyasında derin izler bırakabilir.
Akran zorbalığına maruz kalan gençlerde yoğun bir öfke, utanç ve çaresizlik duygusu gelişebilir. Bu duygular bazı gençlerde içe kapanmaya yol açarken, bazı durumlarda şiddet davranışıyla sonuçlanabilir. Özellikle uzun süreli ve sistematik zorbalık deneyimleri yaşayan gençlerde “intikam” düşüncesi veya saldırgan fanteziler gelişebildiği bilinmektedir.
Okul ortamının güvenli ve destekleyici bir iklim sunması bu noktada kritik önem taşır. Öğretmenlerin öğrencilerle kurduğu ilişki, okul yönetiminin zorbalık karşısındaki tutumu ve psikolojik danışmanlık hizmetlerinin erişilebilirliği gençlerin kendilerini ifade edebilmesi açısından belirleyici olabilir. Okul, yalnızca akademik bir kurum değil, aynı zamanda gençlerin sosyal becerilerini geliştirdikleri bir yaşam alanıdır.
3- Dijital Dünyanın Etkisi
Son yıllarda gençlerin sosyal deneyimlerinin önemli bir kısmı dijital platformlarda gerçekleşmektedir. Sosyal medya, çevrimiçi oyunlar ve çeşitli internet toplulukları gençlerin kimlik arayışlarını ve sosyal ilişkilerini etkileyen yeni bir alan oluşturmuştur. Dijital dünyanın sunduğu imkanlar gençler için yaratıcı ve destekleyici olabileceği gibi, bazı riskleri de beraberinde getirebilir.
İnternet ortamında şiddeti normalleştiren veya yücelten içeriklerle karşılaşmak, özellikle kırılgan psikolojik durumlardaki gençler için etkili olabilir. Algoritmaların benzer içerikleri sürekli önermesi, gençlerin belirli düşünce kalıpları içinde sıkışmasına yol açabilir. Bunun yanı sıra çevrimiçi zorbalık, anonimlik nedeniyle daha yoğun ve kontrol edilmesi zor bir biçimde ortaya çıkabilmektedir.
Ancak dijital dünyanın tek başına şiddet davranışına yol açtığını söylemek doğru değildir. İnternet genellikle var olan duygusal sorunları derinleştiren veya belirli düşünceleri pekiştiren bir alan işlevi görür. Aile ve okul ortamında yeterli destek gören gençler için dijital ortamlar aynı zamanda dayanışma ve ifade alanı da olabilmektedir.
4- Toplumsal Bağların Zayıflaması
Sosyolojik açıdan bakıldığında, modern toplumlarda bireylerin yalnızlık deneyiminin artması ve toplumsal bağların zayıflaması da gençlerin psikolojik dünyasını etkileyen önemli bir faktördür. Aile yapılarının dönüşmesi, yoğun rekabet ortamı ve bireyselleşmenin artması, bazı gençlerin kendilerini toplumdan kopuk hissetmesine yol açabilmektedir.
Aidiyet duygusunun zayıfladığı durumlarda gençler kimliklerini tanımlayabilecekleri alternatif alanlar arayabilmektedirler. Bu arayış bazen olumlu sosyal gruplar aracılığıyla karşılanırken, bazen de şiddeti normalleştiren çevrelerle temas kurulmasına neden olabilir. Bu nedenle gençlerin kendilerini değerli ve ait hissedebilecekleri sosyal alanların güçlendirilmesi büyük önem taşır.
Sonuç
Bir çocuğun şiddete yönelmesi, genellikle tek bir nedene bağlı olarak açıklanabilecek basit bir süreç değildir. Aile içindeki ilişkiler, okul ve akran çevresi, dijital deneyimler ve daha geniş toplumsal koşullar bir araya gelerek gençlerin davranışlarını şekillendirir. Bu nedenle gençlerde şiddet davranışını anlamaya çalışırken bireyi suçlamak ya da tek bir faktöre odaklanmak yerine bütüncül bir bakış açısı geliştirmek gerekir.
Koruyucu yaklaşımın merkezinde ise güçlü aile bağları, destekleyici okul ortamları ve gençlerin kendilerini ifade edebilecekleri güvenli sosyal alanların oluşturulması yer alır. Çocukların duygularını ifade edebildikleri, dinlendiklerini hissettikleri ve aidiyet duygusu geliştirebildikleri ortamlar, şiddetin ortaya çıkma riskini önemli ölçüde azaltabilir.


