Neden Her Şeyi Kişisel Algılıyoruz? İnsanların davranışlarını neden çoğu zaman kendimizle ilişkilendiriyoruz?
Her Şey Gerçekten Bizimle mi İlgili?
Gün içinde farkında bile olmadan birçok olayı kendimizle ilişkilendirebiliyoruz. Mesajımıza geç cevap veren bir arkadaşımızın bize kırıldığını, iş yerinde yöneticimizin kısa konuşmasının bizden memnun olmadığı anlamına geldiğini ya da yanımızdan selam vermeden geçen bir tanıdığımızın bizi görmezden geldiğini düşünebiliyoruz. Elimizde çoğu zaman yalnızca birkaç küçük ipucu olsa dahi zihnimiz eksik kalan parçaları hızla tamamlamaya çalışıyor. Böylece yaşanan olayın kendisinden çok, ona yüklediğimiz anlam duygularımızı şekillendirmeye başlıyor. Genellikle yaşadığımız olaylardan çok, o olayların bizde uyandırdığı anlamlarla baş başa kalırız. Aynı davranış bir kişi için sıradan görünürken, bir başkası için reddedilme ya da değersizlik hissini tetikleyebilir. Çünkü yaşadığımız her deneyim; geçmiş yaşantılarımızın, ilişkilerimizin ve kendimize dair inançlarımızın süzgecinden geçerek anlam kazanır. Bu nedenle bazen dış dünyaya değil, aslında kendi iç dünyamızın yansımasına tepki veriyor olabiliriz.
Zihnimiz Boşlukları Neden Dolduruyor?
Beynimiz çevremizi hızlı bir şekilde anlamlandırmak üzere çalışır. Gün içinde karşılaştığımız sayısız bilgi arasında hızlı karar verebilmek için zihnimiz bazen eksik kalan parçaları geçmiş deneyimlerimizle tamamlar. Bu özellik aslında yaşamı kolaylaştıran doğal bir mekanizmadır. Ancak özellikle belirsiz durumlarda, yeterli kanıt olmadan yorum yapmamıza da neden olabilir. Örneğin arkadaşımızın yüzünün asık olduğunu gördüğümüzde, bunun nedenini sormadan "Bana kızgın." sonucuna varabiliriz. Oysa belki de kötü bir haber almıştır, yorgundur ya da yalnızca dalgındır. Bizim zihnimiz ise en hızlı açıklamayı üretmeye çalışırken, olayın merkezine kendimizi yerleştirebilir. Psikolojide bu durum, düşünme süreçlerimizin doğal bir parçası olarak değerlendirilir. Özellikle belirsizlik arttığında zihnimiz kesinlik arar. Bu kesinlik her zaman doğru olmayabilir; ancak belirsizlik içinde kalmaktansa bir açıklamaya ulaşmak zihne daha güvenli gelir.
Kişiselleştirme Eğilimi İlişkilerimizi Nasıl Etkiliyor?
Bilişsel Davranışçı Terapi'de "kişiselleştirme" olarak adlandırılan bilişsel çarpıtma, yeterli kanıt olmadan yaşanan olayların sorumluluğunu kendimize yükleme eğilimidir. Başka bir deyişle, başkalarının davranışlarını doğrudan kendimizle ilişkilendirir ve olayların merkezinde olduğumuzu varsayabiliriz. Bu düşünce biçimi zamanla gereksiz suçluluk, kaygı ve zihinsel yorgunluk oluşturabilir. Çünkü kişi yalnızca yaşadığı olayı değil, henüz doğrulanmamış ihtimalleri de taşımaya başlar. "Acaba yanlış bir şey mi söyledim?", "Beni artık sevmiyor mu?", "Benim yüzümden böyle davrandı." gibi düşünceler zihni meşgul ederken, aslında elimizde bu çıkarımları destekleyen somut bir kanıt olmayabilir. Ayrıca bu eğilim yalnızca bizi yormakla kalmaz; ilişkilerimizi de etkileyebilir. Karşımızdaki kişinin niyetini sormadan onun adına anlam üretmeye başladığımızda yanlış anlaşılmalar artabilir. Oysa açık iletişim kurulabilecek pek çok durumda, zihnimizin yazdığı hikâyelere inanmayı tercih edebiliriz. Her Davranışın Merkezinde Biz Yokuz Günlük hayatın temposu içinde herkes görünmeyen mücadeleler verebilir. Bir arkadaşımızın sessizliği, iş yerindeki yoğunluğu; eşimizin dalgınlığı, zihnini meşgul eden başka sorunları; aile üyemizin kısa cevapları ise yalnızca yorgunluğunu yansıtıyor olabilir. Ancak biz çoğu zaman karşımızdaki kişinin yaşadığı süreci bilmeden, davranışını kendimizle ilişkilendirmeye eğilim gösteririz. Elbette bazen yaşananların gerçekten bizimle ilgili olduğu durumlar da vardır. Ancak her davranışı aynı şekilde yorumlamak, hem bizi gereksiz yere yorar hem de ilişkilerimizi sağlıksız bir zemine taşıyabilir. İnsanların davranışlarının tek açıklaması biz değiliz. Her birey kendi yaşam deneyimlerini, duygularını ve içinde bulunduğu koşulları da davranışlarına taşır. Belki de zaman zaman kendimize şu soruyu sormak faydalı olabilir: "Bunun gerçekten benimle ilgili olduğuna dair elimde nasıl bir kanıt var?" Bu soru, zihnimizin otomatik olarak ürettiği ilk yorumu durdurup olaylara daha geniş bir perspektiften bakabilmemize yardımcı olabilir.
Daha Gerçekçi Bir Bakış Mümkün mü?
Kişiselleştirme eğilimini tamamen ortadan kaldırmak mümkün olmasa da, onu fark etmek önemli bir adımdır. Düşüncelerimizi sorgulamak, alternatif açıklamalar üretmek ve yeterli kanıt olmadan kesin sonuçlara varmamak daha dengeli değerlendirmeler yapmamızı sağlayabilir. Bunun için küçük alışkanlıklar geliştirmek mümkündür. Bir davranışın nedenini hemen yorumlamak yerine biraz zaman tanımak, mümkün olduğunda doğrudan iletişim kurmak ve ilk aklımıza gelen açıklamanın tek olasılık olmadığını kendimize hatırlatmak bu süreçte yardımcı olabilir. Çünkü zihnimizin ilk yorumu her zaman gerçeğin kendisi değildir. İnsan ilişkileri çoğu zaman belirsizlik içerir. Belirsizliği tamamen ortadan kaldırmak mümkün değildir; ama onunla daha sağlıklı bir ilişki kurmak mümkündür. Her boşluğu korkularımızla doldurmak yerine, bazen cevabın gerçekten karşımızdaki kişide olduğunu kabul edebilmek de psikolojik esnekliğin önemli bir parçasıdır.
Sonuç
İnsan zihni anlam arayan bir yapıya sahiptir. Bu nedenle yaşadığımız olayları açıklamaya çalışması son derece doğaldır. Ancak her açıklama gerçeği yansıtmayabilir. Bazen bizi en çok yoran şey, yaşanan olaylar değil; o olayların üzerine kurduğumuz görünmez hikâyelerdir. Kendimize şu soruyu sormak bazen bakış açımızı tamamen değiştirebilir: "Şu an düşündüğüm şey bir gerçek mi, yoksa yalnızca zihnimin yaptığı bir yorum mu?" Bu küçük ayrımı fark etmek, otomatik düşüncelerimizin yönlendirdiği tepkiler yerine daha bilinçli seçimler yapabilmemize yardımcı olabilir. Çünkü her düşünce doğru değildir ve her his, yaşanan olayın tek açıklaması olmak zorunda değildir.


