Dışarıdan çok güçlü gördüğümüz, “o halleder” dediğimiz insanları hepimiz tanımışızdır. Hatta belki de başkaları için o kişi bizizdir. Bu güçlü olarak tanımlanan kişiler için “dayanıklı”, “olgun”, “bağımsız” gibi kavramlar sıkça kullanılır. Sanki bu güç doğuştan gelmiştir; sanki bazı insanlar dünyaya daha az incinebilir, daha az ihtiyaçları olan, daha az kırılgan gelmiştir. Oysa bu güç, çoğu zaman doğuştan değil, zamanla şekillenmiş bir güçtür.
Bu yazıda ele alınan yalnızlık ve güç kavramları, bir eksiklikten ya da sosyal yoksunluktan kaynaklanan bir hâl değildir. Aksine, benliği korumak adına kurulan bir mesafe olarak ele alınmaktadır. Burada bahsedilen yalnızlık, seçilmiş bir inziva ya da bilinçli bir geri çekilme değil; kişinin duygusal olarak güçsüz hissettiği anlarda, bu güçsüzlüğü ilişki içinde taşıyamadığı için, çoğu zaman farkında bile olmadan insanları hayatından çıkarmasıyla ortaya çıkan bir sonuçtur. Bu bağlamda güç ve yalnızlık, bireyin ilişkisel yetersizliklerinden ya da sosyal eksikliklerinden değil; benliği ayakta tutmak için alınmış, çoğu zaman zorunlu ve savunucu bir kararın ürünü olarak değerlendirilecektir.
Winnicott ve Sahte Benlik Kavramı
Bu güçlü görünme hâli ve buna eşlik eden yalnızlık, Winnicott’un (1960) sahte benlik kavramı çerçevesinde ele alındığında daha anlaşılır hâle gelmektedir. Winnicott’a göre sahte benlik, gerçek benliği çevresel tehditlerden koruyan bir kabuk işlevi görür; bu kabuğun kalınlığı ve katılığı ise bireyden bireye farklılık gösterir. Sahte Benlik, kişilik gelişimi sürecinde, bebeğin duygusal ve ilişkisel ihtiyaçlarının bakım veren tarafından yeterince ya da tutarlı biçimde karşılanmadığı durumlarda gelişen bir uyum tepkisi olarak kavramsallaştırılır. Bu bağlamda sahte benlik, bireyin dış dünyayla kurduğu ilişkide kendiliğini korumak adına geliştirdiği savunucu bir yapılanmadır.
Winnicott, sahte benliğin farklı düzeylerde işleyebileceğini belirtir. En uç düzeyde, birey dış dünyayla neredeyse yalnızca sahte benlik aracılığıyla ilişki kurmakta; gerçek benlik geri planda, korunmuş ancak ifade edilemez bir konumda kalmaktadır. Daha esnek düzeylerde ise, uygun çevresel koşullar sağlandığında gerçek benlik zaman zaman ilişkiye dâhil olabilmekte, ancak bu katılım kırılgan ve süreksiz olabilmektedir. Gerçek benliğin sürdürülebilir biçimde ortaya çıkabilmesi, sahte benliğin tamamen ortadan kalkmasından ziyade, onun katılığının azalması ve çevrenin gerçek benliğin ihtiyaçlarına karşılık verebilecek bir kapasiteye sahip olmasıyla mümkündür.
İhtiyaç Duymanın Yarattığı Tehdit
Bu noktada gerçek benliğin açığa çıkması, bireyin ihtiyaçlarının da görünür hâle gelmesini beraberinde getirmektedir. Özellikle ikili ilişkilerde bu durum, karşı tarafın yalnızca bireyin işlevselliğine değil, aynı zamanda duygusal ihtiyaçlarına da temas edebilmesini gerektirir. Ancak sahte benlik üzerinden yapılandırılmış ilişkilerde, ihtiyaç duymak çoğu zaman riskli, hatta tehdit edici bir deneyim olarak algılanır. Bunun nedeni, sahte benliğin temel işlevinin bireyi erken ilişkisel deneyimlerde yaşanan kırılmalardan korumak ve gerçek benliğe ait ihtiyaçların görünür hâle gelmesini sınırlamak olmasıdır. Bu yapılanma içinde ihtiyaç, karşılanması mümkün bir çağrıdan ziyade, benliğin bütünlüğünü tehlikeye atabilecek bir açıklık olarak deneyimlenir. Bu nedenle birey, gerçek benliğin ilişkisel alanda ortaya çıkmasını sınırlandırmak adına, özerkliği bir kişilik özelliği ya da karakter biçimi olarak değil; savunucu bir düzenek olarak kurabilir.
Bu çerçevede özerklik, yalnızca bağımsızlık ya da kendine yetebilme kapasitesi olarak ele alınamaz. Aksine, gerçek benliğin ilişkisel temas içinde incinmesini önlemeye yönelik bir korunma stratejisi olarak işlev görebilir. Özellikle aşırı özerklik, sahte benliğin sürekliliğini sağlayan ve bireyin ihtiyaçlarını ilişkisel alandan geri çekerek düzenlemesine olanak tanıyan temel mekanizmalardan biri hâline gelir. Bu durum, bireyin yalnızlığı seçmesinden ziyade, benliğin korunması adına ilişkisel alanın daraltılmasıyla sonuçlanan, zorunlu bir yalnızlık biçimini beraberinde getirebilir.
Bağlanma Kuramı ve Kaçıngan Örüntü
İlişkisel temastan geri çekilme, hangi koşullarda bir savunma düzeni olarak işler? Bu soru, bireyin yalnızlık deneyimini yalnızca bugün sahip olduğu ilişkiler üzerinden değil; çok daha erken bir zamana, bağlanmanın ilk kurulduğu ilişkilere doğru geri götürmeyi gerektirir. Sahte benliği açıklarken söz edilen, ihtiyaçların karşılanmaması ya da tutarsız biçimde karşılanması durumu, bağlanma kuramında da tanıdık bir zemine sahiptir. Bowlby’nin (1979) bağlanma kuramı bu noktada önemli bir çerçeve sunar. Aşırı özerklikle birlikte görülen ilişkisel geri çekilme, özellikle Kaçıngan Bağlanma örüntüsüyle birlikte düşünüldüğünde daha anlaşılır hâle gelir.
Kaçıngan bağlanma örüntüsünde birey, bakım verenin duygusal olarak erişilemez, tutarsız ya da ihtiyaçlara yeterince karşılık veremeyen tutumlarıyla karşılaştığında, yakınlığı aramaktan çok ondan uzak durmayı öğrenir. Bu, bilinçli bir tercih olmaktan ziyade, deneyimle şekillenen bir sonuçtur: ihtiyaç duymak, karşılanmama ve incinme riskini beraberinde getirmektedir. Zamanla birey, bağlanma ihtiyacını bastırmayı; duygusal yakınlığı sınırlamayı ve kendi kendine yetebilmeyi bir tür güvenlik alanı olarak kurar.
Güçlü Görünme Stratejisinin Bedeli
Bu kişiler için yakınlık her zaman rahatlatıcı değildir. İhtiyaçları dile getirmek, destek istemek ya da duygusal olarak açılmak, çoğu zaman düzenleyici değil; aksine zorlayıcı ve yük bindirici bir deneyim olarak algılanır. Bu nedenle duygusal ihtiyaçlar küçültülür, bağlanma fikri reddedilir ve güçlü görünme hâli ön plana çıkar. “Kimseye ihtiyacım yok” söylemi, yalnızca başkalarına değil, çoğu zaman kişinin kendisine de yöneliktir. Ancak bu strateji kısa vadede kırılganlığı kontrol altına alıyor gibi görünse de uzun vadede ilişkisel teması daraltarak yalnızlığı derinleştirebilir ve bireyi sessiz bir sorgulamayla baş başa bırakabilir.
Bu noktada kaçıngan bağlanma, sahte benliğin ilişkisel düzlemdeki karşılığı olarak okunabilir. Özerklik ise yalnızca bağımsızlık ya da güç göstergesi değil; benliği koruyan, fakat aynı anda ilişkiyi sınırlayan bir savunma biçimi hâline gelir. Böylece özerklik, bireyi ayakta tutarken onu temasın dışında bırakan, zorunlu bir yalnızlığın da zeminini hazırlar. Bu savunmacı özerklik, kişide o kadar uzun süredir yer etmiştir ki zamanla bilinçli bir tercih olmaktan çıkar, neredeyse otomatik bir refleks hâline gelir. Üstelik bu refleksin ortaya çıkması için ani ya da yoğun bir uyarana gerek yoktur. Yorulmuşken uzatılan bir yardım teklifini geri çevirmek, elini uzatan birinin elini tutmak isterken “gerek yok” demek, bir sorununu paylaşmayı düşünürken yük olmaktan ya da güçsüz görünmekten kaçınmak… Ardından bu geri çekilmeyi mantığa büründürmek: “Zaten hallederim.” “Daha önce de hallettim.” Böylece kişi, kendini dağılmaktan ve muhtaç görünmekten koruduğunu düşünür.
Yalnızlığın Rahatlatıcı Maskesi
Bu deneyim, çoğu zaman yalnızca “bazı insanlara” özgü değildir. Zaman zaman hepimiz için tanıdıktır. Her ilişkide olmasa da belli ilişkilerde benzer bir tabloyu sergilemiş; güce sığındığımız bu hâlin aslında temastan kaçınmak için koyduğumuz bir mesafe olduğunu gözden kaçırmışızdır. Yakınlık ihtimali belirdiğinde, farkında olmadan hem kendimizi hem de oluşabilecek ilişkiyi sabote etmiş; ilişkiyi askıya almışızdır.
Bu noktada yalnızlık her ne kadar bir seçim gibi görünse de zamanla kişiye öğretilmiş bir yaşantı olarak belirir. İçsel deneyimde dikkat çeken nokta, yalnızlığın ilk başta acı verici değil, rahatlatıcı olmasıdır. Yalnız kalmak güçlü kalmakla, kırılmaktan kaçınmakla eşleşir. Yakınlığın taşıdığı belirsizlik ve incinme ihtimali devre dışı bırakılır. Ancak bu rahatlama hâli geçicidir. Zaman içinde ilişkisel alan daraldıkça ve farkında olunmayan ihtiyaçlara yenileri eklendikçe, kişi güçlü kalmanın bedelini sessiz bir eksiklik hissiyle ödemeye başlayabilir. Yalnızlık artık bir sığınak olmaktan çıkar; ihtiyaçları görünür kılan, içsel bir huzursuzluk yaratan bir hâle dönüşür.
Gerçek Temasın Başlangıcı
Tam da bu noktada soru değişir. Artık mesele güçlü olup olmamak değil, bu gücün ne pahasına sürdürüldüğüdür. Çünkü yalnızlık, başlangıçta benliği koruyan bir düzenekken, zamanla temasın yerini alan kalıcı bir yapı hâline geldiğinde, koruduğu şey kadar kaybettirdikleriyle de düşünülmeyi hak eder.
Eğer bu satırlar size tanıdık geliyorsa, belki de yapılabilecek ilk şey büyük değişimler hedeflemek değildir. Ne hemen yakınlaşmak ne de alışılmış refleksleri bir anda bırakmak gerekir. Belki yalnızca, neden mesafeye ihtiyaç duyduğunuzu fark etmek yeterlidir. Bir ihtiyacı dile getirmek zorunda kalmadan, ama onu inkâr etmeden, içinizde taşıyabilmek. Güçlü görünmeye düşman olmadan, bu gücün aslında neyi koruduğunu kendinize sorabilmek. Çünkü bazen dönüşüm, davranışı değiştirmekle değil; davranışın ardındaki niyeti anlamakla başlar. Ve belki de gerçek Temas, önce kişinin kendisiyle kurduğu bu daha sade ve dürüst temasta mümkün olur.


