İnsan çoğu zaman hayatındaki sorunları dışarıda arar. Yanlış insanlar, yanlış zamanlar, yanlış ilişkiler… Oysa çoğu zaman gözden kaçan bir şey vardır, o da kişinin kendisiyle olan ilişkisidir. Kendimizle olan ilişki, aslında en temel ilişki türüdür. Eğer bu ilişki sağlıksızsa, diğer tüm ilişkiler de bundan etkilenir. İç sesimiz, kendimize yaklaşımımız ve kendimizi nasıl gördüğümüz yani kendimizle ilişkimiz, hayatımızdaki tüm bağların görünmeyen altyapısını oluşturur.
Peki kendinle ilişkinin bozuk olduğunu nasıl anlarsın? Sürekli kendini eleştiriyorsan, hata yaptığında kendine karşı acımasızsan, başkalarının seni onaylamasına ihtiyaç duyuyorsan ya da yalnız kaldığında huzursuz hissediyorsan… Muhtemelen sorun dışarıda değil, içeride bir yerde düzelmeyi bekliyordur.
Kendinle İlişkin Nasıl Bozulur?
Kişinin kendiyle olan ilişkisi zamanla öğrenilir ve şekillenir. Özellikle çocuklukta maruz kalınan sürekliliği olan eleştiriler, koşullu sevgi, kıyaslanma ya da ihmal gibi deneyimler, kişinin kendine bakışını doğrudan etkiler. “Yeterince iyi değilim”, “Sevilmek için çabalamalıyım”, “Hata yaparsam değersizim, sevilmem” gibi inançlar, iç dünyada kök salmaya başlar. Zamanla bu iç ses, kişinin zihninde sürekli konuşan bir eleştirmene dönüşür. Çoğu insan bu sesi fark etmez bile; çünkü o ses yıllardır oradadır ve artık “kendi sesi” gibi hissedilir. Bu noktada kişi, dışarıdan gelen eleştirilerden çok, kendi içindeki yargılarla yıpranır ve bu yıpranma ilişkilerde aşırı hassasiyet, reddedilme korkusu ya da kendini geri çekme gibi davranışlara dönüşür.
Kendinle İlişkini Düzeltmek Ne Demek?
Kendinle ilişkiyi düzeltmek, kendinle ilgili her şeye olumlu ve iyimser yaklaşmak demek değildir. Aksine, kendini gerçekçi bir şekilde görebilmek ve buna rağmen kendine şefkat gösterebilmektir. Bu süreçte de en önemli adımlardan biri, iç sesi fark edebilmektir. O ses kime ait, ne söylüyor, nasıl bir tonda konuşuyor, bunları ayrıştırabilmektir.
Hata yaptığında kendine ne diyorsun? “Yine beceremedim” mi, yoksa “Bu zor bir durumdu, elimden geleni yaptım” mı? İç sesin tonu değişmeden, kişinin kendisiyle ilişkisi de değişmez.
Bir diğer önemli nokta ise duygularla kurulan ilişkidir. Çoğu insan, üzülmek, kırılmak, kaygılanmak gibi olumsuz duygulardan kaçınır. Oysa bu duygular bastırıldıkça değil, kabul edip yaşamaya izin verildikçe dönüşür. Kendinle iyi ilişki, sadece iyi hissedilen anlarda değil, zorlanılan anlarda da kendinin yanında olabilmeyi içerir.
Kendinle İlişkini Düzeltmek Yalnızlaştırır mı?
Kişinin kendiyle ilişkisi düzelmeye başladığında, çoğunlukla ilk fark edilen şeylerden biri çevresindeki ilişkilerin de değişmeye başlamasıdır. Bu bazen “yalnızlaşma” olarak deneyimlenir. Peki bu gerçekten yalnızlaşmak mıdır, yoksa bir eleme süreci mi?
Kişi kendiyle sağlıklı ilişkiler kurmaya başladığında eskiden tolere ettiği davranışlara artık aynı şekilde yaklaşmamaya başlar. Sürekli veren taraf olunan ilişkiler, sınırlar çizilmeye başlandığında zorlanır. Seni ancak “eski halinle” kabul eden insanlar, bu değişime uyum sağlayamayabilir. Bu noktada kişi kendini arada kalmış hissedebilir. Eskisi gibi davranırsa kendisine ihanet edecek, yeni haliyle devam ederse bazı ilişkileri kaybetme riskiyle karşılaşacaktır. İşte bu eşik, çoğu zaman “yalnızlaştım” duygusunun ortaya çıktığı yerdir. Oysa bu süreç çoğu zaman gerçek bir yalnızlaşmaktan ziyade bir elekten geçme sürecidir.
Hayatında seninle gerçekten temas eden, seni olduğun halinle gören ve sınırlarına saygı duyan ilişkiler kalırken; seni tüketen, tek taraflı ya da yüzeysel bağlar yavaş yavaş çözülür. Unutulmalı ki kişinin kendisiyle olan bağı güçlendikçe yalnızlık algısı da yeniden şekillenir. Artık yalnız kalmak bir eksiklik ya da terk edilmişlik hissi yaratmak yerine, kendinle temas kurabildiğin bir alana dönüşebilir.
Kendimizle Olan İlişkimizi Nasıl İyileştirebiliriz?
Kişi kendiyle olan ilişkisini yeniden yapılandırma sürecine başlarken öncelikle birden büyük değişimlerin olmayacağını, alışana kadar kolay olmayabileceğini, gerçekçi gelmeyebileceğini ve özellikle başlangıç aşamasında her zaman iyi hissettirmeyeceğini kabullenerek adımlarını şekillendirmelidir. Önemli olan küçük ama tutarlı adımlardır.
Kişinin kendine neler söylediğini, nasıl davrandığını, kendini nasıl algıladığını fark etmesi bu sürecin ilk adımıdır. Gün içinde kendine yönelik zihinden geçen cümlelere dikkat etmek, eleştirel sesi yakalamak, o sesin gerçekte kime ait olduğunu ayrıştırmak ve o sesi yumuşak bir dile çevirebilmek, önemli bir başlangıç olacaktır. Bununla birlikte, varsa kişinin kendisini başkalarıyla kıyaslamayı azaltması güçlü bir adım olacaktır. Çünkü kıyas, insanın kendisiyle kurduğu bağı zayıflatır, değersizleştirir. Herkesin yolu, yükü ve zamanı farklıdır. Herkes kendi hazır olduğu zamanda, kendi hızında ilerlemelidir.
Kişinin kendiyle vakit geçirmesi ise çoğu zaman ihmal edilen ama en temel ihtiyaçlardan biridir. Yalnız kalabilmek, anda durup “şu an gerçekten ne istiyorum, neye ihtiyacım var” diye sorabilmek, öğrenilmiş “iyi hissettiren” yöntemlerden ziyade ihtiyacına yönelik eylemleri keşfedebilmek, kendinle bağ kurabilmenin en güçlü yollarından biridir.
Başka bir önemli adım ise, belki de en zoru ama en dönüştürücü olanı, sınır koyabilmektir. Kendinle ilişkiyi düzeltmek, başkalarına “hayır” diyebilmeyi de içerir. Çünkü her “evet”, bazen kendinden vazgeçmek anlamına gelebilir.
Son olarak, kişinin kendisiyle kurduğu ilişki tüm ilişkilerin temelini oluşturur. Kişi kendine ne kadar anlayışlıysa, başkalarına da o kadar sağlıklı yaklaşabilir. Kendini ne kadar kabul ederse, başkalarının kendisini reddetme ihtimali o kadar az korkutur.
Unutulmaması gereken bir şey var ki o da, kişinin kendisiyle olan ilişkisi bir “sonuç” değil, sürekli devam eden bir süreçtir. Zaman zaman zorlanmak, eski alışkanlıklara dönmek ya da kendine karşı acımasızlaşmak bu sürecin doğal bir parçasıdır. Önemli olan kusursuz olmak değil, fark etmek ve tekrar devam edebilmektir.
Çünkü insanın gerçekten güvende hissettiği tek yer, en sonunda yine kendisinin yanıdır.


