Hayatımızın bir döneminde kendimize şu soruyu sormuşuzdur: “Neden sürekli beni ihmal eden insanlara çekiliyorum?” veya “Neden biriyle yakınlaşmaya başladığımda içimdeki ses bana kaçmam gerektiğini söylüyor?”. Mantığımız bize sağlıklı, huzurlu ve güvenli ilişki istediğimizi söylerken; sezgilerimiz, bize tanıdık gelen o karışık ve kaos dolu limanlara çekilebilir. Bu durum bazen bir kader, bazen ise önlenemez bir çekim olarak adlandırılsa da psikoloji biliminde daha somut ve derin bir kavrama dayanır: Şemalarımız.
Erken çocukluk dönemimizde; ebeveynlerimizle, bakım verenlerimizle veya çevremizdeki diğer bireylerle kurduğumuz ilk temaslar, dünya ve kendimizle ilgili zihinsel haritalar oluşturur. Erken çocukluk döneminde koşulla alınan sevgi, sürekli eleştiriye maruz kalma, terk edilme korkusuyla büyümek ya da duyguların sürekli olarak yok sayılması gibi olumsuz yaşamsal deneyimlere maruz kalınması, zihnin bu durumu yaşamın normali olarak kodlamasına yani erken dönem uyum bozucu şemaların oluşmasına sebep olur. Yetişkinlik dönemine gelindiğinde zihin, mutlu olacağı ortamı değil, tanıdık olan ortamı arar. Çünkü belirsizlik, zihin için en büyük tehditlerden bir tanesidir; tanıdık acı ise yabancı bir huzurdan daha güvenli hissettirir.
Şema Kimyası
Onlarca insan varken, tam da çocukluk yaramıza basacak olan o kişiyi bulmamızı şema terapi “şema kimyası” olarak tanımlanır. İlk görüşte hissedilen o yoğun duygular, sağlıklı bir ilişkinin işareti olmaktan ziyade şema tetiklenmesi olabilir. Örneğin, çocukluğunda terk edilme şeması oluşmuş birey, tutarlı, güven veren ve her an ulaşılabilir bir partnerle karşılaştığında ilişkiyi sıkıcı bulabilir; ancak ne zaman duygusal olarak mesafeli, tutarsız ve her an gidebilecek hissi yaratan bir partnere rastlarsa o kişiye yoğun çekim duymaya başlayabilir. Birey, farkında olmadan çocukluktaki terk edilme sahnesini yeniden kurar. Bilinçdışı düzeyde bu kez senaryoyu değiştirmek, o kişiyi tutarak yarayı iyileştirmeyi amaçlar; fakat sonuç genellikle şemanın kendini yeniden doğrulamasıyla biter. Benzer şekilde, duygusal yoksunluk şeması olan bir birey, ihtiyaçlarını görmezden gelen soğuk partnerlere yönelebilirken, kusurluluk şeması olan birey kendisini sürekli eleştiren veya küçümseyen kişilere yönelebilir. Kendi değerini eksik tanımlayan bireyler, onlara değer vermeyen insanları haklı bulma eğiliminde olurlar.
Baş Etme Biçimleri
Şemalarımız ilişki biçimlerimizi belirlemekle kalmaz, aynı zamanda ilişki içindeki tepkilerimizi ve savunma mekanizmalarımızı da yönlendirir. Teslim olma, kaçınma ve aşırı telafi olmak üzere üç tane baş etme şekli vardır. Teslim olma, şemanın sebep olduğu düşünceyi olduğu gibi kabul etmektir. Örneğin, partnerin olumsuz ve tutarsız davranışlarını “Ben zaten sevilmeye layık değilim.” diyerek kabullenmek ve kurban rolünü sürdürmek. Kaçınma, yakınlık kurmaktan, duygularını karşı tarafa açmaktan veya tartışmalardan tamamen kaçmaktır. Kişinin sonucunda canının acıyacağına ve üzüleceğine olan inancından dolayı bağ kurmayı reddetmesi ya da ilişki derinleşmeye başladığında aniden partnerden uzaklaşmasıdır. Aşırı telafi ise şemanın tam tersiymiş gibi davranarak üzüntüsünü ve duygularını gizlemektir. Örneğin, terk edilmekten korktuğu için partnerini sürekli kontrol etmeye çalışmak, üzerinden baskı kurmak ya da terk edilmeden terk etmek için ilişkiyi sabote etmek. Bu üç baş etme yöntemi de ilişkiyi iyileştirmek ve sağlıklı hale getirmek yerine tarafları yıpratan bir kısır döngüye sebep olabilir. Sonucunda birey, farkında olmadan eski senaryolarını yeni oyuncularla tekrar tekrar sahnelemeye devam eder.
Senaryoyu Yeniden Yazmak
Erken dönem şemalarımız bizi belirli insanlara doğru çekebilir; ancak bu çekimin peşinden gidip gitmemek ve ilişki içindeki davranışlarımızı dönüştürmek tamamen bizim farkındalığımızla ilgilidir. İlişkisel tercihlerimizi iyileştirmenin ilk adımı, romantik seçimlerimizde kimin ve neye verilen tepkinin yönlendirici olduğunu anlamaktır. Birine duyduğumuz o yoğun heyecan, sağlıklı bir bağın getirdiği güven duygusu mu, yoksa eski bir yaramızın sızlaması mı? Bir tartışmada verdiğimiz aşırı tepki, bugünkü partnerimize mi yöneltilmiş, yoksa geçmişteki bir yetişkine duyduğumuz öfkenin yansıması mı? Gerçek ve sağlıklı bir ilişki, şemalarımızın bizi sürüklediği o fırtınalı tutkularda değil, kendimizi güvende, duyulmuş ve kabul görmüş hissettiğimiz sakin alanlarda oluşur. Çocukluğumuzda karşılanmayan ihtiyaçlarımızı yetişkin benliğimizle fark etmek, bizi o eski senaryoların tutsağı olmaktan kurtarır. Gerçek bir yakınlık da o tanıdık ama yıpratıcı ve yorucu döngülerden çıkmaya cesaret edildiği zaman başlar.


