Kaygı, çoğumuzun bildiği üzere belirsizlik veya tehlike durumlarında açığa çıkan bu tarz olumsuz durumlara karşı başa çıkma yöntemi olan bir duygu durumudur. İnsanlar kaygıyı çeşitli şekillerde ve bağlamlarda deneyimlerler. Örneğin gelecekle ilgili belirsizlik kaygısı, sınav kaygısı, ayrılma kaygısı, sosyal kaygı ve benzeri gibi birçok kaygı çeşitleri vardır. Kaygı, her ne kadar bazen olumsuz duygu ve durumlarla başa çıkmamıza yarıyor olsa da çoğu zaman kaygı hali aşırı bir seviyeye ulaşabiliyor. Ve bizler bu hal içerisinde kendimizi sonu görünmeyen karanlık bir tünelde gibi hissedebiliyoruz. Tam olarak böyle hissettiğimiz; kaygının karanlık yüzüyle baş başa kaldığımız zamanlarda sıklıklayaşamadığımız bir deneyimi yaşıyor olabiliriz. Peki nedir bu deneyim?
Kaygının Psikolojik İşlevi
Kaygı, eski çağlardan beri insanoğlunun var olduğu her dönemde tehdit algısına karşı verilen doğal bir tepki olarak kabul edilmiştir. O dönemlerde algılanan bu tehdit daha çok somut bir tehlikeyi içeriyordu. Ancak günümüze geldiğimizde modern yaşamla birlikte algılanan bu tehdidin somut bir tehlikeden ziyade soyut tehlikelere karşı yaşandığını görüyoruz. Bahsedilen soyut tehlikeler içerisinde kontrol kaybı, belirsizlik, dış faktörlerin üzerimizde oluşturduğu performans beklentileri gibi durumları örnek gösterebiliriz. Tüm bu süreçler kaygının kronik bir hale gelmesine ve zamanla kişinin iç dünyasıyla arasında kopukluk oluşmasına neden olabilmektedir.
“Kaygı düzeyinin artıyor olması her zaman tehlikenin büyüklüğünü göstermiyor; bireyin kontrol algısının gittikçe hassaslaşıp kırılgan hale geldiğine de işaret ediyor olabilir”
İçsel Yolculuk: Kaygıyla Savaşmak Yerine Yanına Oturmak
Kaygı yaşadığımız dönemlerde birçoğumuzun yaşadığı tepkiler benzerdir: kaygıyı bastırmak, onu susturmaya çalışmak, hızlı bir şekilde yatışmasını sağlamak… Düşüncelerimizi daha çok kontrol etmeye çalışırız, birçok şeyi daha fazla düşünmeye başlarız ve dikkatimizi olanca yoğun bir şekilde başka şeylere dağıtırız. Oysa kaygıyla birlikte girmiş olduğumuz bu mücadele çoğu zaman onu daha da çok büyütür. Bunun nedeni kaygının bastırıldığı sürece daha şiddetli bir şekilde yüzeye çıkan bir duygu olmasıdır. Bu duygu görülmediğinde daha çok görülmek için ısrar eder, duyulmadığı zaman ise bağırır.
Kişinin içsel yolculuğu tam olarak bu noktada başlar. Yani kaygıyı uzaklaştırmak yerine onun yanına bağdaş kurup oturduğumuzda. Bunu yapmak bahsedildiği kadar da kolay bir deneyim değildir tabii ki. Çünkü kaygının yanına oturmak demek savunmasızlığa, belirsizliğe, kontrol edemediğimiz duygularla temas etmek anlamına gelir. Ancak bunu yapabildiğimizde bu temas, kendimizi yeniden keşfetmenin ve benliğimizle bağlantı kurmanın kapısını aralar. Çünkü kaygı her zaman bize bir şeyler anlatıyordur.
İçsel yolculuğun ilk adımı durmaktır. Yok olmasını beklemek için değil anlamak için durmak. Hemen bir çözüm aramaya başlamadan “neden” diye sorgulayabilmek. Bedenimizde olan biteni fark etmek. Omuzlardaki yükü, bedendeki sıkışmışlık hissini, nefesin hızını… Bu, iç dünyamızla bilinçli bir temas halidir.
Yolculuğun ikinci adımı dinlemektir. Kaygı genel olarak net olan cümlelerle konuşmaz. Senaryolarla, birtakım imgelerle gelir. “Kaygı bana ne söylüyor?” sorusu burada kilit bir sorudur. Altında hangi ihtiyaç var? Görülme ihtiyacı mı, güvende hissetme mi, kontrol mü, sınır mı? Bu, bazen de sadece yorulmuş bir zihnin dinlenme çağrısıdır.
Temas anlarında belirleyici olan şey şefkattir. Kaygılı yanımıza “abartıyorsun” demek yerine, “zorlanıyorsun ve bu anlaşılır” diyebilmek. Çünkü kaygı çoğu zaman bugüne ait değil, geçmişten gelen bir deneyimin bugünkü yankısıdır. Eskiden işimize yarayan bu tetikte olma hali, bugün artık zihnimizi ve bedenimizi yoran bir yüke dönüşmüş olabilir.
Kaygıyla yan yana oturabildiğimiz zaman anlarız ki; o, bizi zayıf bir duruma getirmek için değil de korumak için gelmiştir. Yalnızca dili biraz serttir ve yöntemi biraz eskidir. Bahsettiğimiz içsel yolculuk bu dili yumuşatmanın ve de kendimizle kurduğumuz ilişkiyi dönüştürmenin bir yoludur.
Belki de asıl dönüşüm, kaygının geçip geçmemesinde değil; kaygı geldiğinde kendimize nasıl davrandığımızdadır. Onu uzaklaştırmaya çalışmak yerine birlikte yol almayı seçtiğimizde, içimizde uzun zamandır yalnız kalan bir parçayla yeniden temas ederiz. Ve çoğu zaman tam da bu temas iyileştirici olan şeydir.
Belki de kaygı yolun sonu değil; içeriye açılan bir kapıdır. O kapıdan geçmek cesaret ister, çünkü içeride cevaplardan çok sorular vardır. Ama o sorular bizi kendimize biraz daha yaklaştırır.


