Cumartesi, Temmuz 11, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Kaybettiğimiz Kişiyi mi Yoksa Kendimizin Bir Parçasını mı Arıyoruz?

Birini kaybettiğimizde acı veren ve sonrasında özlediğimiz şey, yalnızca o kişinin kendisi olmayabilir. Özlediğimiz, onun yanında kurduğumuz benliğimiz de olabilir. Çünkü insan ilişkilerinde yalnızca bağ kurmaz; aynı zamanda kendisini tanır, tanımlar ve anlamlandırır. Bu nedenle kayıp dediğimiz olgu, yalnızca bir insanın hayatımızdan çıkması değil, o insanın yanında var olan benlik örüntümüzün de sarsılmasıdır.

İlişkiler zamanla günlük yaşantımızın merkezi hâline gelir. Örneğin;

  • Sabah ilk mesajı atan kişi,
  • Gün içinde yaşananları anlattığın kişi,
  • Bir başarı elde ettiğinde aklına gelen ilk kişi,
  • Canın sıkıldığında aradığın kişi…

Beyin bunları tek tek depolamaz; bunları bir “ilişki sistemi” olarak organize eder. Dolayısıyla ayrılık yaşandığında yalnızca kişi gitmez; onunla birlikte kurulan psikolojik düzen de bozulur. Bu nedenle kayıp sonrasında yaşanan boşluk hissi, yalnızca kişinin fiziksel yokluğundan değil, onun etrafında şekillenen yaşam organizasyonunun dağılmasından kaynaklanabilir.

Psikiyatrist ve bağlanma kuramının öncülerinden John Bowlby, bağlanmanın yalnızca çocukluk döneminde bakım verenle kurulan ilişkiye özgü olmadığını; yaşam boyu devam eden biyolojik ve psikolojik bir sistem olduğunu öne sürer. İnsan yaşamı boyunca güvenli bağlar kurmaya eğilimlidir. Partner, arkadaş ya da aile üyeleri zamanla “bağlanma figürü” hâline gelir. Bu figürler güven verir, duyguları düzenlemeye yardımcı olur ve tehdit anlarında güvenli üs işlevi görür.

Bu nedenle ayrılık sonrasında görülen;

  • iştahsızlık,
  • uyku bozuklukları,
  • yoğun zihinsel meşguliyet,
  • kişinin sürekli düşünülmesi,

yalnızca “özlem” olarak değerlendirilmez. Bunlar, bağlanma sisteminin ayrılığı anlamlandırmaya ve kaybedilen bağlanma figürünü yeniden erişilebilir hâle getirmeye yönelik doğal tepkileri olarak kabul edilir.

Bağlanma örüntüsü de bu sürecin nasıl yaşanacağını önemli ölçüde etkileyebilir. Özellikle kaygılı bağlanma örüntüsüne sahip bireylerde ayrılık sonrasında ruminasyon, yoğun terk edilme kaygısı, sosyal medya üzerinden sürekli kontrol etme ya da yeniden temas kurma girişimleri daha sık görülebilir. Buna karşılık güvenli bağlanma örüntüsüne sahip bireyler de yas yaşarlar; ancak zamanla kaybı yaşam öykülerine entegre etme konusunda daha esnek bir uyum gösterebilirler.

Protesto Davranışı

Bowlby’nin yas modelinde ilk evrelerden biri protesto dönemidir. Bu dönemde bağlanma sistemi hâlâ ilişkinin devam edebileceği varsayımıyla çalışır. Beyin, bağlanma figürünün geri dönebileceğine dair beklentisini sürdürür. Bu nedenle kişi;

  • sürekli mesaj bekleyebilir,
  • sosyal medya hesaplarını kontrol edebilir,
  • ortak anıları tekrar tekrar gözden geçirebilir,
  • onunla karşılaşabileceği yerlere gitme eğilimi gösterebilir.

Bu davranışlar çoğu zaman güçsüzlük ya da irade eksikliği olarak yorumlansa da, bağlanma kuramı açısından bakıldığında bunlar kaybın henüz tam olarak içselleştirilememesine verilen doğal tepkilerdir.

Nesne İlişkileri Kuramı

Psikodinamik yaklaşımın önemli kuramlarından biri olan Nesne İlişkileri Kuramı, insanların yalnızca diğer bireylerle değil, onların zihinsel temsilleriyle de ilişki kurduğunu öne sürer. Bir kişiyle uzun süre ilişki içinde olduğumuzda zihnimiz yalnızca onun sesini, yüzünü ya da adını kaydetmez. Onun bize nasıl hissettirdiğini, yanında nasıl biri olduğumuzu, kendimizi nasıl tanımladığımızı ve ilişki içerisinde geliştirdiğimiz beklentileri de içselleştirir. Zamanla bu kişi zihnimizde bir içsel temsil hâline gelir.

Örneğin çocuklukta bakım veren kişinin sakinleştirici tutumu zamanla içselleştirilebilir ve birey yetişkinlikte stresli anlarda kendi kendini düzenleyebilir. Aynı mekanizma romantik ilişkilerde de görülür. Sevdiğimiz kişiler zamanla yalnızca dış dünyada var olmaz; iç dünyamızın da bir parçası hâline gelir.

Bu nedenle;

  • önemli bir karar verirken “O olsa ne derdi?” diye düşünmek,
  • güzel ya da kötü bir haber aldığında ilk onun aklına gelmesi,
  • refleks olarak telefonuna uzanmak,

çoğu zaman zihindeki bu içsel temsilin hâlen aktif olduğunu gösterir. Dolayısıyla ayrılık yalnızca dış dünyadaki ilişkinin sona ermesi değildir. Aynı zamanda zihinde sürdürülen ilişkinin yeniden yapılandırılmasıdır.

Bu noktada önemli bir ayrım yapmak gerekir. İnsanlar hayatımızdan çıkabilir; ancak onlarla kurduğumuz ilişkinin zihnimizde bıraktığı izler hemen silinmez. Bu nedenle yıllar sonra bile kaybettiğimiz bir yakınımız için “Şimdi burada olsaydı bana ne söylerdi?” diye düşünmemiz ya da ayrılığın ardından istemsizce telefonumuza uzanmamız tek başına patolojik bir durum değildir. Çoğu zaman bu, zihnin kaybı yeniden organize etmeye çalıştığını gösteren doğal bir uyum sürecidir.

Ancak bazı durumlarda yas süreci beklenenden farklı seyredebilir. Eğer yoğun özlem, kişinin yaşamını sürdüremeyecek düzeyde işlev kaybına neden oluyor, uzun süre devam ediyor ve bireyin kimlik algısını belirgin biçimde etkiliyorsa, klinik değerlendirmede Uzamış Yas Bozukluğu (Prolonged Grief Disorder) açısından değerlendirilmesi gerekebilir. Bununla birlikte, uzun süre üzülmek ya da zaman zaman özlem hissetmek tek başına psikopatoloji anlamına gelmez. Yasın süresi kadar kişinin günlük işlevselliği ve yaşamına yeniden uyum sağlayabilme kapasitesi de önemlidir.

İnsanlar yalnızca anılar bırakmaz; zihinsel dünyamızın mimarisi içinde de yer edinirler. Bu nedenle kayıp yaşandığında yalnızca bir insan eksilmez; o insanın benliğimizde oluşturduğu düzen de yeniden kurulmak zorunda kalır. Bu noktada kendimize zaman tanımak ve duyguyu bastırmadan yaşayabilmek önemlidir. Güncel yas kuramları, iyileşmenin unutmak anlamına gelmediğini; kaybedilen kişiyle kurulan ilişkinin yeni bir biçimde zihinsel yaşamın içine entegre edilmesiyle mümkün olduğunu vurgular. Psikolojik açıdan yasın amacı bağı koparmak değil, onunla kurulan ilişkiyi yeniden anlamlandırmaktır.

Belki de bu yüzden kaybettiğimiz kişi kadar, onun yanında var olan benliğimizi de arıyoruz. Çünkü bazı insanlar yalnızca hayatımıza girmez; kim olduğumuza dair algımızın da bir parçası hâline gelir. İyileşmek ise o kişiyi unutmak değil, onsuz da kendimizle yeniden ilişki kurabilmeyi öğrenmektir.

Nisanur Şahin
Nisanur Şahin
Nisanur Şahin, Nişantaşı Üniversitesi Psikoloji Bölümü 3. sınıf öğrencisidir. Lisans eğitimi süresince psikolojiyi yalnızca akademik bir disiplin olarak değil, insanın iç dünyasını anlamaya yönelik çok katmanlı bir alan olarak ele almaktadır. Bu yaklaşım doğrultusunda teorik bilgisini saha deneyimiyle desteklemeyi önemsemektedir. GençSpider Nişantaşı Üniversitesi temsilcisi olarak üniversite gençliğiyle psikoloji temelli sosyal ve akademik çalışmalar yürütmekte; öğrenciler arasında psikolojik farkındalığın artırılmasına yönelik projelerde aktif rol almaktadır. Aynı zamanda İstanbul Psikoterapi Merkezi’nde stajyer olarak klinik alanda gözlem yapmakta, psikoterapi süreçlerine ve danışan–terapist etkileşimine dair deneyim kazanmaktadır. İlgi alanları arasında psikodinamik yaklaşımlar, genç yetişkinlik dönemi, psikolojik dayanıklılık ve bireyin yaşam öyküsünün ruhsal süreçler üzerindeki etkisi yer almaktadır. Yazılarında, psikolojik kavramları gündelik deneyimlerle buluşturmayı ve okurla düşünsel bir temas kurmayı amaçlamaktadır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar