Lev Tolstoy’un “Anna Karenina” adlı romanı, Rus edebiyatının en önemli eserlerinden biridir. Yüzyıllar geçmesine rağmen, Anna Karenina karakteri okuyucuların zihinlerinde yaşamaya devam etmektedir. 19. yüzyıl Rus aristokrasisinde geçen bu aşk ve toplum hikâyesi, evli bir kadın olan Anna’nın Kont Vronski’ye duyduğu aşk etrafında şekillenen olaylar üzerinden evlilik, sadakat, aile, toplumsal normlar, kadınların toplumdaki yeri, mutluluk arayışı ve bireyin içsel çatışmalarını derinlemesine ele almaktadır. İlk bakışta yasak bir aşkın hikâyesi gibi görünen roman, aslında bir kadının sevgiye, ait olmaya ve anlaşılmaya duyduğu derin ihtiyacın trajik bir anlatısıdır. Romanın başkahramanı Anna Karenina, yaşadığı duygusal gelgitler, toplum tarafından dışlanması ve giderek derinleşen yalnızlığı nedeniyle psikolojik açıdan incelenmeye değer bir karakterdir. Bu yazıda kaygılı Anna’nın sonunu kaçınılmaz kılan olayları ve psikolojik altyapılarını inceleyeceğiz.
Anna; dışarıdan mutlu görünen, zarafeti, zekâsı ve güzelliği ile dikkat çeken evli bir kadındır. Herkes tarafından onaylanan bir statüye sahip olmasına rağmen, duygusal açıdan tatmin olmayan bir evlilik sürdürmektedir. Kendinden yaşça daha büyük eşi ve bir oğlu ile yaşamaktadır. Moskova’ya yaptığı bir ziyaret sırasında genç subay Vronski ile tanışır ve ilk başta sadece çekim hisseden Anna, Vronski’nin çabaları sonucu yasak aşka boyun eğer. Saint Petersburg’a dönüş sonrası Vronski ile ilişkiye başlar ve daha sonra hamile kalır. Bu süreçte, aşk ile tanışan Anna, eşinin aslında kendisinden ne kadar farklı olduğunu anlar. Aşık olmadan önce saygı çerçevesinde yürüttüğü evliliğin yükü, aşık olduktan sonra çok ağır gelmeye başlar. Zamanla yasak ilişki, Anna’nın hayatının merkezi haline gelir ve bu duygularla boşanmak ister. Eşi bunu kabul etmez. Vronski’den hamile kalan Anna, doğum sırasında kötüleşir ve eşi onu affeder. Ancak Anna, Vronski’den duyduğu vicdan azabı yüzünden ayrılır. Vronski bu acıya dayanamayıp, canına kıymaya çalışır. Başarısız bu girişim sonrası çift barışır ve toplumun baskısına dayanamayarak İtalya’ya taşınırlar. İtalya’da her şey ilk başta çok güzel ilerler. Ancak beklenen mutlu son yaşanırken, gerçeklerle yüzleşmek zorunda kalırlar. Anna bir süre sonra oğlunu özlemeye başlar. Oğlunun yokluğunu ise maksimum şekilde Vronski ile doldurmaya çalışır. Beklentisi karşılanmayınca da intihar eder.
Normalde partnerler bir ilişkiye kayıpsız girdiklerinde denge sağlanır. Ancak bu ilişkide Anna hep eksik kalmıştır. Oğlunun yokluğunu kızı ile dolduramıyor, hatta kızıyla olan ilişkisini oğlu yanında olmadığı için sevemiyordu. Kayıplarını Vronski ile telafi etmeye çalışan Anna’nın karşısında yeni statüsü ile hayatına devam eden Vronski vardı. Vronski, Anna ile olmayı seçtikten sonra pek bir kayıp yaşamamış, aksine yeni hayatında hızlı bir şekilde uyum sağlamıştır. Sürekli balolara ve toplantılara katılmaktadır. Toplum, o dönemde de olduğu gibi kadını suçlamış ve ötekileştirmiştir. Sonuç olarak, Anna yalnız, boşanmış ve oğlunu kaybetmiş bir ihanetkar kadın olarak damgalanırken, Vronski kendini başka bir alanda yeniden bulmuş, statü değişimi yaşamayan bir erkek olmuştur. Bu durum, sonsuz kavgalarla sonlanmıştır. Yalnız hisseden, Vronski’ye sürekli ihtiyaç duyan, seçilmeyen ve sevilmediğini düşünen Anna, terk edilme korkusu ile aşırı duygusal davranır ve sinirlenir. Sürekli kavga yaşandığı için Vronski de sıkılmaya başlar; çünkü Anna’nın bu ruh halini anlamlandıramaz. İşte tam da bu noktada Anna’nın hikâyesi bir aşk hikâyesi olmaktan çıkar ve bir bağlanma hikâyesine dönüşür. Çünkü Anna artık Vronski’yi yalnızca sevdiği adam olarak görmez; onu kaybettiği her şeyin yerine koymaya başlar. Oğlunun yokluğu, toplumdaki yerini kaybetmesi, eski kimliğinin yıkılması ve giderek derinleşen yalnızlığı, Anna’nın Vronski’ye olan ihtiyacını her geçen gün artırır. Ancak hiçbir insan, başka bir insanın bütün eksiklerini doldurabilecek kadar büyük değildir.
Kaygılı bağlanma örüntüsüne sahip bireyler, ilişkilerinde sürekli olarak terk edilme korkusu yaşarlar. Partnerlerinin sevgisinden emin olmak ister, en küçük mesafeyi bile reddedilme olarak yorumlayabilirler. Anna’nın Vronski’ye karşı tutumu da zamanla buna dönüşür. Vronski’nin dışarıda geçirdiği birkaç saat, ilgisindeki en ufak değişiklik veya kendi hayatına dair planları, Anna tarafından bir tehdit olarak algılanmaya başlar. Aslında Anna’nın korktuğu şey, Vronski’yi kaybetmekten çok daha fazlasıdır; o, Vronski ile birlikte ayakta kalmasını sağlayan son dayanağını da kaybetmekten korkmaktadır.
Bu nedenle Anna’nın yaşadığı kıskançlık krizleri ya da öfke patlamaları yalnızca aşkın sonucu değildir. Bunlar, aynı zamanda kaybettiği kimliğin, ait olma duygusunun ve güven hissinin dışavurumudur. Vronski ise ilişkinin yükü arttıkça geri çekilmeye başlar. Anna daha fazla yakınlık isterken, Vronski daha fazla mesafe ister. Böylece biri korktukça diğeri uzaklaşır, diğeri uzaklaştıkça biri daha çok korkar. İlişki, çıkılması zor bir döngünün içine girer.
Peki, Anna Karenina’nın katili kimdir? İlk bakışta cevap açıktır: Anna trene atlayarak yaşamına son vermiştir. Ancak psikolojik açıdan bakıldığında bu ölümün tek bir faili yoktur. Onu dışlayan toplum, anneliğini elinden alan koşullar, kadınlara yönelik çifte standartlar ve kaybettiği hayatının yasını tutamaması, bu trajedinin parçalarıdır. Fakat tüm bunların yanında Anna’nın kendi içinde verdiği savaş da göz ardı edilemez.
Belki de Tolstoy’un asıl başarısı burada yatmaktadır. Anna’yı ne tamamen kurban ne de tamamen suçlu olarak sunar. Onu insan yapar; sevilmek isteyen, ait olmak isteyen, korkan, hata yapan ve bu korkuların altında ezilen bir birey olarak tasvir eder. Bu nedenle Anna Karenina’nın ölümünü yalnızca yasak bir aşkın sonu olarak okumak eksik kalır. Belki de Anna’yı öldüren şey aşk değil; kaybetme korkusunun, yalnızlığın ve giderek büyüyen çaresizliğin birleşimiydi. Roman bugün hâlâ etkileyici ise, bunun nedeni Anna’nın hikâyesinde yalnızca 19. yüzyıl Rusya’sını değil, insan ruhunun en kırılgan taraflarını da görebilmemizdir.


