Dans, Kahkaha ve Kediler
1518 yazında Strasbourg sokaklarında bir kadın durmaksızın dans etmeye başladı. Günler geçse de ritimden hiç kopmadı. Başlangıçta bunun sadece tuhaf bir davranış olduğunu düşünen insanlar, birkaç gün içinde ona katılmaya başladı ve haftalar sonra dans edenlerin sayısı yaklaşık 400’ü buldu. Salgının eylül ayındaki bitişine dek kimisi yorgunluktan bayılıncaya, kimisi de hayatını kaybedene kadar ritim eşliğinde salınmaya devam etti (Waller, 2009).
Bugün bile tarihe ‘dans vebası’ olarak geçen bu olayın kesin bir nedeni bilinmemektedir. Yıllar içinde mantar zehirlenmesi gibi biyolojik açıklamalar öne sürülse de, bu görüş aylarca süren toplu dansı açıklamakta yetersiz kalmaktadır. Bu nedenle modern psikoloji, olayı toplumsal stresin kolektif bir dışavurumu olarak değerlendirir ve modern tıp literatüründe de bu durum kitlesel psikojenik hastalık olarak adlandırılır.
Dans salgının yayıldığı yıllarda da; Strasbourg halkı ağır kıtlık, vergiler ve salgınlarla boğuşmaktaydı. Üstelik 1517’de Martin Luther’in önderliğindeki protesto, tüm Hristiyanlığı derinden sarsmıştı. Ayrıca dönemin halkı arasında yaygın bir inanış vardı: Eğer Aziz Vitus’u kızdırırsanız, sizi durdurulamaz bir dansla cezalandırırdı. O dönem halk bu protestoya karşılık tanrının onları cezalandırdığını ve tüm sorunların bu yüzden başladığını düşünüyordu. Salgının, dans edenlerin Aziz Vitus’a adanmış bir kiliseye götürülmesiyle sona ermesi de dini bir korkunun, kolektif bir psikoza yol açmış olabileceği tezini desteklemektedir (Waller, 2009).
Aşırı stres altındaki insan zihni, baskılardan kurtulmak için kolektif bir trans haline girmiş olabilir; bir kadının başlattığı bu durum, toplumun geri kalanı için bir kaçış kapısına dönüşmüş olabilirdi. Peki kimdi her şeyi başlatan bu kadın? Frau Troffea. Kendisi hakkında başka kayıt bulunmasa da, “dans vebası”nı başlatan kişi olarak anılır. Ancak bu olay, kadınların merkezde olduğu tek örnek olmayacaktır.
Başka bir örnek 1500’ler Fransa’sında meydana gelir. Bir manastırda rahibeler durup dururken kedi gibi miyavlamaya başlar ve bu davranış kısa sürede yayılır. Dini müdahaleler etkisiz kalırken, kırbaç gibi cezalandırılma ve toplum içinde aşağılanma tehditleriyle birlikte davranışın aniden sona ermesi dikkat çekicidir (Gemelli, 2013).
Bu vakalar, başta tuhaf, hatta komik görünse de derin bir psikolojik olguya işaret etmektedir: histeri. İzole ve baskıcı manastır yaşamı, bastırılmış duygular ve ifade edilemeyen öfke, zihinsel bir kırılma yaratmış olabilirdi. Taş duvarlar arasında yükselen bu sesler, bireysel bir kriz olmanın ötesinde, sesini ve iradesini kaybeden bir grubun başka bir kimliğe bürünerek çevrelerindeki baskıya verdiği pasif-agresif bir yanıttı (Showalter, 1985).
-
ve 17. yüzyıl Avrupa’sı kıtlık, salgın ve ekonomik belirsizlikle doluydu ancak bu kitlesel histeriler yalnızca o yıllara özgü değildi. 1962 yılında Tanganyika’da bir yatılı okulda birkaç kız öğrenci kontrolsüz şekilde gülmesiyle başladı. Kısa sürede diğer öğrencilere yayıldı ve okul kapatılmak zorunda kaldı. Tüm bu örnekler, toplumsal baskı, cinsiyet normları ve bilinçdışının kolektif belirtilerdeki rolünü gösterir (Bartholomew & Wessely, 2002).
Histerinin İsimsiz Kahramanları; Anna O. ve Diğerleri
“Histeri” kavramı, Antik Yunan’daki hystera (rahim) kelimesinden türemiş ve başından beri kadın bedeniyle ilişkilendirilmiştir. Antik tıpta kadınların fiziksel ve psikolojik belirtilerinin rahmin hareketlerinden kaynaklandığı düşünülmüş; bilimsel temeli olmayan bu yaklaşım yüzyıllar boyunca hem tıbbı hem de kadınlara dair toplumsal algıyı etkilemiştir. Böylece histeri, yalnızca bir hastalık değil, kadın bedenini ve zihnini açıklayan bir çerçeveye, toplumsal bilinçdışının yansımasına dönüşmüştür. Özellikle kadınların kamusal alana erişiminin sınırlı olduğu bu süreçte bastırılmış duygular doğrudan ifade edilememiş; bedensel semptomlar ve davranışlar aracılığıyla dışa vuruldukça “histeri” adı altında görmezden gelinmiştir.
-
yüzyılda Jean-Martin Charcot, Salpêtrière Hastanesi’nde histeriyi sistematik olarak inceleyerek onu nörolojik ve psikolojik bir fenomen olarak tanımladı (Charcot, 1887). Onun çalışmalarını izleyen Freud, histeriyi bastırılmış arzular ve çatışmaların bilinçdışı düzeydeki ifadesi olarak yorumladı ancak kadın deneyimini çoğu zaman erkek-merkezli bir çerçevede ele aldı (Freud, 1895/1957).
Bu çerçeveyi somutlaştıran yegane örnek şüphesiz Anna O. vakasıdır. Konuşma bozuklukları, felç benzeri semptomlar ve halüsinasyonlar yaşadığını söyleyerek başvuran Anna O.’nun aslında gerçekte fiziksel bir rahatsızlığı yoktu (Breuer & Freud, 1895/1957). Freud, bu vakayı bireysel bilinçdışı yaklaşımı ile ele aldı; fakat bu yaklaşımı, semptomların anlamını bireyin iç dünyasında aramakta olsa da çoğu zaman kadın olma deneyimini toplumsal bağlamından kopararak bireysel düzeye indirgedi.
Elaine Showalter, histeriyi kadınların ifade edemedikleri deneyimlerin kültürel olarak kodlanmış bir dili olarak tanımlar (Showalter, 1985). Chodorow ve Gilligan’ın da işaret ettiği gibi, “iyi kadın” ideali; itaatkâr, sessiz ve kendini bastıran bir özne yaratmış, bu da bastırılmış duyguların histeri, depresyon ve kolektif krizler olarak geri dönmesine zemin hazırlamıştır (Chodorow, 1978; Gilligan, 1982). Bu açıdan bakıldığında, Anna O.’nun yaşadıkları bireysel bir psikopatolojinin ötesinde aynı zamanda kadınların görünmez toplumsal yüklerinin ve bastırılmış deneyimlerinin bedensel ifadesidir.
Çıldırmış Dünyaya Karşı Kadın
Histeri yalnızca bir tanı değil aynı zamanda kadın deneyiminin görünmez yüklerinin ve bastırılmış duygularının da sessiz çığlığıdır. Kadın bedeni, bir semptom alanından çok daha fazlasıdır: Kültürün, tarihin ve iktidarın izlerini taşıyan canlı bir metindir. Bu yüzden histeriyi anlamak için yalnızca bireyin zihnine değil, onu şekillendiren toplumsal yapıya da bakmak gerekir.
Kontrolsüz her davranış, sadece bireysel bir psikolojik durumu değil; toplumun sessizce bastırdığı kadınların direniş manifestosunu yansıtmaktadır. Bilinçdışı sadece bireyin arzularının değil, toplumsal normlar ve cinsiyet eşitsizliğinin yarattığı görünmez madalyonun diğer yüzüdür. Özgürlük, dans etmeyi bırakmak değil; bu ritmin kaynağını, baskıyı ve tarih boyunca ezilmiş kadınların yardım çığlığını fark edebilmektir.
Kadın, tarih boyunca görünmeyen bir ritmin peşinde dans etti; bazen sokaklarda, bazen bedeninde, bazen de erkek egemen zihinlerde… Burada dans eden yalnızca birey değildir; bazen kahkaha veya “histeri” diye adlandırılan şey, aslında toplumun görünmeyen psikolojisinin ve kadın deneyiminin sessiz hikâye anlatıcısıdır. Belki de dünya her zaman için biraz çıldırmış olmalıdır ve kadınların ölene dek dans edip kendi hallerine kahkaha atmaktan başka çaresi kalmamıştır.
Kaynakça
-
Bartholomew, R. E., & Wessely, S. (2002).
-
Breuer, J., & Freud, S. (1895/1957).
-
Charcot, J.-M. (1887).
-
Chodorow, N. (1978).
-
Gemelli, C. (2013).
-
Gilligan, C. (1982).
-
Showalter, E. (1985).
-
Waller, J. (2009).


