Birçok insan iyileşmek istediğini söyler; ancak bazen farkında olmadan iyileşmenin getireceği o büyük değişim bedelinden korkar. Danışma odasının kapısından giren birçok danışan için zaman zaman süreç, acıdan ve problemden tamamen kurtulmaktan ziyade, o acıyı nasıl daha iyi taşınabilir kılacaklarına dair bir onay alma ihtiyacına dönüşebilir. Çünkü bazen bir aileyi bir arada tutan tek şey, yıllardır şikayet ettikleri o bitmek bilmeyen krizlerdir. Biz buna “işlevsizliğin konforu” diyoruz. Tanıdık bir mutsuzluk, alışılmış düzenin bozulmasından daha güvende hissettirebilir. Şikayet ettiğiniz o ‘’sorumsuz’’ eş, o “problemli” çocuk veya o bitmek bilmeyen kavgalar, aslında sizin korunaklı kaleniz olabilir mi? Belki de asıl korkunuz bu sorunun çözülmesi değil; sorun bittiğinde birbirinizin yüzüne bakacak, o boşluğu dolduracak başka hiçbir hikayenizin kalmamış olmasıdır. İtiraf edelim: Bazen iyileşmekten değil, iyileştiğimizde kim olacağımızı bilmemekten korkarız.
Sorun Neyi Koruyor?
Bir aile dışarıdan sakin ya da dağınık görünebilir; içeride ise çoğu zaman herkesin farkında olmadan koruduğu bir denge vardır. Aile sistemleri kuramında “homeostazi” olarak adlandırılan bu durum, sistemin ne kadar acı verici olursa olsun mevcut dengesini korumak için elinden geleni yapmasını ifade eder. Çünkü değişim, bilinmeyene doğru atılan ürkütücü bir adımdır. Bir ailede “günah keçisi” ilan edilen bir çocuk, aslında anne ve babanın arasındaki çözülmemiş gerilimi maskeleyen bir paratoner işlevi görebilir. Eğer o çocuk iyileşirse, ebeveynler artık kendi aralarındaki boşlukla yüzleşmek zorunda kalacaktır. İşte bu yüzden aileler, bazen farkında olmadan, şikayet ettikleri o sorunu el birliğiyle beslemeye devam ederler. Sorun, çoğu zaman aileyi bir arada tutan bir işleve dönüşür.
Roller ve Kimliklerin İflası
Sorunun Ardındakiyle Yüzleşmek: Bir Vaka Analizi
Hatırlıyorum; yıllardır eşinin duygusal mesafesinden ve evdeki bitmek bilmeyen gerginlikten şikayet eden bir danışanım, nihayet eşiyle gerçek bir uzlaşı sağladığı hafta terapiye her zamankinden daha kaygılı gelmişti. “Her şey yolunda, eşim artık vaktini bizimle geçiriyor, kavga etmiyoruz ama içimde tarif edemediğim bir huzursuzluk var” demişti. Derine indiğimizde gördüğümüz şey şuydu: Şikayet etmek onun için bir hayatta kalma biçimi, eşini suçlamak ise kendi içsel eksikliklerini örtbas ettiği bir kalkandı. Kavga bittiğinde, suçlayacak kimse kalmadığında, kendi hayatının sorumluluğuyla doğrudan yüzleşmişti. O gün şunu sormuştuk: “Şimdi şikayet edecek biri kalmadığında siz kimsiniz?” Bu soru, iyileşmenin aslında ne kadar büyük bir yas süreci olduğunu gösteren bir dönüm noktasıydı. Çünkü iyileşme, çoğu zaman bizi koruduğunu sandığımız savunmalarla vedalaşmayı gerektirir.
Huzur Neden Bu Kadar Zor?
Çatışmanın olduğu yerde adrenalin vardır; hareket vardır, konuşulacak bir “mevzu” vardır. Birçok çift için kavga etmek, aslında bir tür çarpık temas kurma biçimidir. Bu, “En azından benimle bağırarak da olsa ilgileniyor” demenin bilinçdışı yoludur. İyileşme gerçekleştiğinde, o gürültülü çatışmaların yerini daha sakin bir ilişki zemini alır. Ancak bu sakinlik, iç dünyası uzun süre fırtınalara alışmış kişiler için bir “boşluk” ya da “sıkıcılık” hissi yaratabilir. Ne yani, birbirimize sadece “nasılsın” mı diyeceğiz? Geçmişin yaralarından beslenmeyi bıraktığımızda, birbirimize verecek yeni bir şeyimiz var mı? Bu sorular, sorun etrafında yaşamaya alışmış birçok ilişkide iyileşmeyle birlikte kaçınılmaz olarak belirmeye başlar. Oysa işlevsel bir huzur, konuşmanın bitmesi değil; ilk kez gerçekten merak edilen soruların sorulabilmesidir. “Nasılsın?” bir son değil, savunmadan ve suçlamadan kurulabilecek yeni bir temasın başlangıcıdır. İşte bu alanı henüz tanımayan bazı aileler, huzura yaklaştıkları anda farkında olmadan sabotaj düğmesine basarlar. Çünkü yeni bir kriz yaratmak, o yabancı ve tanıdık olmayan huzurla kalmaktan çoğu zaman daha tanıdık gelir.
Yaranın Sıcaklığından Çıkmak
Gerçek bir iyileşme, yalnızca sorunu ortadan kaldırmakla değil, sorunun yerini alacak yeni ve sağlıklı bir anlam inşa etmekle mümkündür. Bir danışman olarak en sık karşılaştığım engellerden biri, kişilerin mutsuzluğa gösterdiği görünmez sadakattir. Eski, paslı ama tanıdık bir zırhı çıkarmak; korunduğumuz yerden vazgeçmek anlamına gelir. Bu yüzden iyileşmek çoğu zaman, mazeretsiz kalmayı göze almaktır. “Eşim böyle olmasaydı neler yapardım…” cümlesindeki o tanıdık bahanenin artık bizi korumamasıdır. İyileşmeye gerçekten yaklaştığımızda, şu soru kendiliğinden belirir: “Bu sorun bittiğinde, kendimle ve ailemle baş başa kalmaya hazır mıyım?” Çünkü şifa, yalnızca yaranın kapanması değil; yara bandının altındaki gerçek deriyle dünyayı yeniden hissetmeye razı olmaktır. İyileşmek bir sonuçtan çok, her gün yeniden verilen bir karardır. Ve bu süreçte karşımıza çıkan o boşluk, çoğu zaman kayıp gibi hissettirse de, aslında yeni ve sahici bağların kurulabileceği bir alanı işaret eder.



Şahane bir yazı olmuş. Kaleminize sağlık 🙏
Kaleminize sağlık hocam ne güzel dile getirmişsiniz en bilinmez kısımları açmışsınız teşekkürler.