Günümüzde psikoloji, bireyin acısını anlamaya ve ona kulak vermeye çalışan bir alan olmaktan giderek uzaklaşıyor. Yerine, bireyin nasıl yaşaması gerektiğini ima eden, hatta zaman zaman buyuran yeni bir ahlâk sistemi yerleşiyor. Artık mesele yalnızca mutsuz olmak değil; mutsuzluğunu “doğru şekilde” yaşamamak da bir problem olarak karşımıza çıkıyor. İyi hissetmiyorsan, bir yerde yanlış yapmış olmalısın. Yeterince farkında değilsindir, yeterince çalışmamışsındır, yeterince dönüştürmemişsindir.
Bu dil ilk bakışta destekleyici, hatta şefkatli görünür. Kim iyi hissetmek istemez ki? Ancak dikkatle bakıldığında, bu söylemin bireyin deneyimine alan açmaktan çok, onu belirli normlara göre hizaya soktuğu fark edilir. Psikoloji burada yalnızca açıklayan değil, aynı zamanda yargılayan bir konuma yerleşer. Acı, anlaşılması gereken bir deneyim olmaktan çıkar; hızla düzeltilmesi gereken bir arızaya dönüşür.
İçsel Mahkeme ve Denetim Mekanizması
Bu noktada karşımıza çıkan şey, klasik anlamda bir ahlâk sistemi değildir. Kimse açıkça “bunu yapmalısın” ya da “şunu yapmamalısın” demez. Bunun yerine çok daha incelikli bir mekanizma devreye girer. Birey, kendi iç dünyasını sürekli denetlemeye çağrılır. “Şu an neden böyle hissediyorum?”, “Bu duygu sağlıklı mi?”, “Bunu dönüştürmem gerekmiyor mu?” soruları, içsel bir mahkeme gibi işler. Yargıç da, sanık da aynı kişidir.
Psikanalitik açıdan bakıldığında, burada işleyen şey basit bir iyilik ideali değil, güçlü bir süperego buyruğudur. Freud’un tarif ettiği klasik süperego, yasa koyar ve sınır çizer: “Yapmamalısın”, “yasak”. Günümüzün psikolojik süperegosu ise farklı çalışır. O yasaklamaz; talep eder. “İyi ol”, “dengede kal”, “kendini gerçekleştir”, “iyileş”. Ve bu talep, görünürde olumlu olduğu için çok daha az sorgulanır.
Modern Süperego ve Mutluluk Buyruğu
Oysa Lacan’ın da işaret ettiği gibi, modern süperego keyfi emreder ve bu emir affetmez. “Mutlu ol” buyruğu, “mutlu değilsen suçlusun” anlamını da beraberinde taşır. Böylece birey yalnızca acı çektiği için değil, acısını yeterince iyi yönetemediği için de suçluluk duyar. Bu suçluluk, dışsal bir otoriteye değil; psikolojik doğrulara dayanır.
Tam da bu nedenle, çağdaş psikolojik dilin ahlâki bir işlev kazandığını söylemek mümkündür. Yas tutmak artık sadece yas değildir; süresi ölçülen, aşamaları takip edilen bir süreçtir. Öfke, anlaşılması gereken bir tepki olmaktan çok, “düzenlenmesi” gereken bir problemdir. Kararsızlık, düşünmenin bir biçimi değil, bağlanma stilinin bir sonucu olarak okunur. Kavramlar yanlış değildir; sorun, bu kavramların özne yerine konuşmaya başlamasıdır.
Semptomun Değişen Kaderi
Bu noktada semptomun kaderi de değişir. Psikanalitik gelenekte semptom, öznenin bilinçdışıyla kurduğu özgün bir uzlaşmadır; konuşulacak, çözülecek, hatta bazen korunacak bir yapıdır. Güncel psikolojik ahlâkta ise semptom, verimliliği bozan bir pürüzdür. Hızla adlandırılır, sınıflandırılır ve ortadan kaldırılması hedeflenir. Böylece semptomun taşıdığı anlam değil, yarattığı rahatsızlık merkeze alınır.
Psikanaliz bu noktada rahatsız edici bir yerde durur. Çünkü psikanaliz özneye “iyi hissetmelisin” demez. Hatta çoğu zaman, iyi hissetme idealinin kendisini sorgular. Acının neden bu kadar hızla ortadan kaldırılmak istendiğini, neyin üzerinin örtüldüğünü sorar. Psikanaliz için mesele, bireyin toplumsal olarak işlevsel hale gelmesi değil; öznenin kendi arzusuyla yüzleşebilmesidir.
Yüzleşmenin Kaygı Verici Doğası
Bu yüzleşme her zaman rahatlatıcı değildir. Aksine, çoğu zaman kaygı vericidir. Çünkü psikanaliz, bireyi normlara uydurmaz; onu kendi çelişkileriyle baş başa bırakır. Bu nedenle de günümüzün “iyi hissetme” ideolojisiyle sık sık çatışır. Zira burada iyilik hali, hedef değil; bazen bir savunma olarak görülür.
Belki de bugün psikoloji alanında asıl tartışmamız gereken soru şudur: Psikolojik bilgi, öznenin deneyimini genişletiyor mu, yoksa onu daraltıyor mu? Acıya alan mı açıyor, yoksa onu hızla normalize mi ediyor? Yardım etmek ile düzeltmek arasındaki sınır nerede başlıyor?
Tahammül ve Normalizasyon
İyi hissetmemenin her zaman patolojik olmadığı fikrine ne kadar tahammülümüz var? Ya da daha rahatsız edici bir soru: Bazen iyi hissetmemek, yaşadığımız koşullara verilen en sağlıklı tepki olabilir mi? Eğer öyleyse, psikoloji bu hissi hemen ortadan kaldırmaya çalışarak neyi kaçırıyor?
Belki de mesele, iyileşmenin ne anlama geldiğini yeniden düşünmektir. İyileşme her zaman huzur mu demektir, yoksa bazen daha fazla soru, daha fazla belirsizlik ve daha az kesinlik mi içerir? Psikanaliz bize şunu hatırlatır: Öznenin hakikati her zaman rahatlatıcı değildir ve olmak zorunda da değildir.
Sonuçta, iyi hissetmenin ahlâki bir zorunluluğa dönüştüğü bir çağda yaşıyoruz. Bu zorunluluk görünmezdir, ama etkisi güçlüdür. Psikoloji, bu zorunluluğun taşıyıcısı mı olacak, yoksa ona mesafe alabilen eleştirel bir alan mı? Bu soru yalnızca klinik pratiği değil, özneye nasıl baktığımızı da belirler.
Ve belki de en zor soru şudur: Gerçekten iyileşmek mi istiyoruz, yoksa psikolojik olarak “doğru” görünmek mi?
Bu sorunun cevabı kolay değil. Ama psikanalitik bakış tam da bu zorluğun içinde kalmayı önerir. Çünkü bazen iyi hissetmemek, söylenecek bir şeyin hâlâ var olduğunun işaretidir.


