Şöyle bir düşünün. Çekmecenizde yıllardır duran bir kalem var. Aslında doğru dürüst yazmıyor, ucu da biraz eğrilmiş ama bir türlü atamıyorsunuz. Elinizin altında yenisi olsa bile ona uzanmıyorsunuz. Tanıdık geldi mi? Gelmiştir. Çünkü hepimiz bunu yapıyoruz. Bunun bir adı var: statüko yanlılığı (status quo bias). İnsan, elindekini bırakıp yenisini almaya garip bir şekilde direnir. Üstelik bu direnç, çoğu zaman elindeki şeyin gerçekten daha iyi olmasından değil, sadece tanıdık olmasından kaynaklanır. Sahip olduğumuz şeye, zamanla bir parçamızmış gibi yapışırız. Onu bırakmak, kendimizden bir parça koparmak gibi gelir. Peki, bu yapışkanlığı çözen şey ne? İşte burada işin rengi değişiyor. Cevap, hiç beklemeyeceğiniz bir duygu: iğrenme.
“İğrenme, en eski ahlaki duygudur; bedeni korurken ruhu da yeniden tanımlar.” — Martha Nussbaum
Güney Kore’deki Chung-Ang Üniversitesi’nden Seunghee Han, Harvard’dan Jennifer Lerner ve Richard Zeckhauser bir deney kurguluyorlar. Önce katılımcılara bir kutu veriyorlar. İçinde ne olduğu belli değil, sadece “ofis malzemesi” deniyor. Kutuyu sallatıyor, tahmin ettiriyor ve sahiplensin diye uğraşıyorlar. Yani kutu artık “senin.” Sonra grubu ikiye ayırıyorlar. Bir gruba doğanın güzelliklerini anlatan, sakin bir Büyük Set Resifi belgeseli izletiyorlar. Diğer gruba ise… Trainspotting filminden, bir adamın iğrenç bir tuvaleti kullandığı o meşhur mide bulandırıcı sahneyi. (İzleyenler bilir.) Ardından herkese aynı teklifi yapıyorlar: “İstersen elindeki kutuyu, içinde yine bilmediğin ama eşit değerde malzeme olan yeni bir kutuyla değiştir.” Sonuç? Mide bulandırıcı sahneyi izleyenlerin yüzde 51’i kutusunu değiştiriyor. Sakin belgeseli izleyen grupta ise bu oran sadece yüzde 32. Bir dakika durup düşünün. İki kutu da aynı. İğrenç sahnenin kutuyla, ofis malzemesiyle hiçbir alakası yok. Adamın izlediği tuvalet sahnesi, elindeki kalemlerle ne ilgisi olabilir ki? Hiçbiri. Ama beyin öyle düşünmüyor.
Beyin neden böyle yapıyor? İşte buradan sonrası gerçekten ilginç. Araştırmacıların açıklaması şu: İğrenme duygusu, evrimsel olarak çok eski bir alarm sistemi. Milyonlarca yıl boyunca bizi bozulmuş yiyecekten, hastalıktan, “bedenimize girmemesi gereken” şeyden uzak tutmuş. İğrendiğimizde vücudumuzun verdiği o ilk tepki ne? “At şunu. Uzaklaş. Kurtul.” Ama burada bir hata payı var. Beyin, iğrenmeyi tetikleyen şeyi her zaman doğru adrese yönlendiremiyor. Filmdeki tuvaletten iğreniyorsunuz, ama o iğrenme duygusu bir anlığına etrafa bulaşıyor — ve “atılması gereken şey” listesine, hiç suçu olmayan o kutu da giriveriyor. Beyin sanki diyor ki: “Ortada nahoş bir şey var, elimdekinden de kurtulayım bari.” Yani iğrenme, sadece midemizi bulandırmıyor. Sahip olduğumuz şeylere olan o sıkı bağı da gevşetiyor. Statükonun yapıştırıcısını çözüyor. “İğrenme… bedeni kirletecek olandan bizi uzaklaştıran bir uyarı sistemidir.” — Antonio Damasio’nun “somatik işaretleyici” fikrine çok yakın bir mantık ve işin en sinsi tarafı şu: Araştırmacılar deneyin ikinci versiyonunda katılımcıları uyarıyorlar. “Bakın, az önce izlediğiniz film kararlarınızı etkileyebilir, dikkatli olun” diyorlar. Ne oldu dersiniz? Hiçbir şey değişmedi. İğrenme etkisi olduğu gibi devam etti. İnsanlar “biliyorum ki film beni etkilemiyor” dese bile, etkileniyorlardı. Yani bu, bilinçli bir karar değil. Bedenin sessizce verdiği bir karar.
Peki, bu bilgi ne işimize yarar? Burada bir an durmak lazım, çünkü tehlikeli bir yere kayabiliriz. “Madem öyle, insanlara bir şey sattırmak için önce onları iğrendirelim” diye düşünen biri çıkabilir. Reklamcılar, satıcılar… Akıllarına gelmiştir bile. Ama mesele bu değil, daha doğrusu mesele bu olmamalı. Bence buradan çıkması gereken ders bir manipülasyon reçetesi değil, bir özfarkındalık dersi. Çünkü sonuç şunu söylüyor: “Tamamen kendi özgür irademle, mantıklı bir şekilde karar verdim” dediğimiz birçok an, aslında o an içinde bulunduğumuz duygunun gölgesinde alınmış. Bir önceki dakikada gördüğümüz, kokladığımız, hissettiğimiz bir şeyin artçı sarsıntısı. Bir sonraki sefere büyük bir karar verirken kendinize şunu sorun: “Ben gerçekten bunu istediğim için mi karar veriyorum, yoksa şu an canımı sıkan, midemi bulandıran, beni rahatsız eden başka bir şeyin etkisinde miyim?” Bu küçük soru, sandığınızdan çok daha değerli. Çünkü iğrenmenin bizi yeniliğe itmesi aslında kötü bir şey değil. İnsanı oturduğu yerden kaldıran, “hep böyleydi, hep böyle kalacak” konforundan koparan bir kuvvet bu. Thaler ve Sunstein’in Nudge‘da anlattığı o nazik dürtmelerin, bazen bir film sahnesi kadar ilkel bir kaynaktan gelebileceğini gösteriyor. Bargh ve Williams’ın hatırlattığı gibi, sosyal hayatımızın büyük kısmı zaten otomatik pilotta, biz farkında bile olmadan akıp gidiyor. Sorun, bu içgüdülerin var olması değil. Sorun, onları fark etmeden hayatımızı yönetmelerine izin vermemiz. Belki de mesele şu kadar basit: Burnumuzun çoktan karar verdiği şeyleri, aklımız çok sonra öğreniyor. Ve bilgelik, tam da o ikisinin aynı masaya oturup konuştuğu nadir anlarda başlıyor.


