Son zamanlarda danışan koltuğunda en sık duyduğum cümle şu: “Dayanıyorum ama iyi değilim.” İlginç olan, bu cümleyi söyleyen kişinin hayatına dışarıdan bakıldığında her şeyin yerli yerinde görünmesi. İşi var, ilişkisi var, sorumluluklarını yerine getiriyor, sabah kalkıyor, akşam yatıyor. Yani sistem tıkır tıkır işliyor. Ama içeride bir yerde bir şeyler eksik, bir şeyler kopuk, bir şeyler fazlasıyla yorgun.
Dayanmak, artık iyi olmanın yerine geçen yeni ölçüt gibi. “Nasılım?” sorusuna verilen cevaplar bile değişti: “İyiyim” demiyoruz belki ama “dayanıyorum” diyoruz. Bu da sanki yeterliymiş gibi kabul ediliyor. Oysa dayanmak, ruhsal olarak sağlıklı olmanın göstergesi değildir; çoğu zaman başka bir seçeneği kalmadığını hisseden insanın hayatta kalma stratejisidir.
Duyguları Yönetmek mi Bastırmak mı?
Bugünün yetişkinleri, duygularını yaşamak yerine yönetmeyi, bastırmayı, ertelemeyi öğrenmiş durumda. Çünkü durup hissetmek lüks gibi algılanıyor. Ağlamak zaman kaybı, dinlenmek tembellik, zorlandığını söylemek zayıflık olarak etiketleniyor. Böyle bir iklimde insanın kendine dönmesi, “Ben gerçekten nasılım?” diye sorması kolay değil. Soruyu sormak bile bir yük gibi geliyor.
Toplumsal dil de bu dayanma hâlini sürekli besliyor. “Geçecek”, “Takma”, “Şükret”, “Daha kötüsü de var.” İyi niyetle söylenen bu cümleler, çoğu zaman kişinin yaşadığı duyguyu görünmez kılıyor. İnsan, anlaşılmadığını hissettiğinde susmayı öğreniyor. Suskunluk ise zamanla içe doğru büyüyen bir yalnızlığa dönüşüyor.
İsimsiz Duygular ve Anlamlandırma Çabası
Danışanlarla çalışırken sıkça şuna tanık oluyorum: Birçok yetişkin, kendi duygularını tanımlamakta zorlanıyor. “Kötüyüm” diyor ama bu kötülüğün adı yok. Üzgün mü, kırgın mı, öfkeli mi, hayal kırıklığı mı yaşıyor; bunlar birbirine karışmış durumda. Çünkü uzun zamandır durup ayırt etmeye alan açmamış. Hayat devam ederken, duygular arkadan sürüklenmiş.
Güçlü Olma Beklentisinin Getirdiği Yük
Bu noktada “sürekli güçlü olma” beklentisi devreye giriyor. Güçlü olmak, artık esneyebilen bir hâl değil; hiç düşmemek, hiç dağılmamak, hep kontrolü elinde tutmak gibi algılanıyor. Oysa psikolojik olarak güçlü olmak, her zaman ayakta durmak değildir. Bazen dizlerinin üzerine çökmeyi, bazen yardım istemeyi, bazen de “ben bunu şu an taşıyamıyorum” demeyi içerebilir. Ama buna izin verilen alanlar giderek daralıyor.
Bedensel Sinyaller ve Otomatik Pilot
Dayanma hâli uzun sürdüğünde bedeni ve ruhu birlikte etkiliyor. Sebebi bulunamayan ağrılar, kronik yorgunluk, tahammülsüzlük, ani öfke patlamaları ya da tam tersi bir donukluk ortaya çıkabiliyor. İnsan hayata temas ediyor ama hissederek değil, otomatik pilotta. Günler geçiyor, haftalar geçiyor ama geriye dönüp bakıldığında hatırlanan pek bir şey yok.
İçsel Eleştiri ve öz Şefkat
Bir diğer dikkat çekici nokta da şu: Dayanan insanlar çoğu zaman kendilerine çok sert davranıyor. Yorulduklarında bile “abartıyorum” diyorlar. Zorlandıklarında “başkaları da yaşıyor” diyerek kendilerini susturuyorlar. İçeride sürekli çalışan bir eleştirel ses var ve bu ses, dinlenmeye bile izin vermiyor. Oysa ruh, bastırıldıkça güçlenmez; bastırıldıkça başka yollarla kendini göstermeye çalışır.
İyileşme için Dürüstlük ve Temas
İyi olmamak, bir arıza değildir. İyi olmamak, bazen sistemin insana fazla geldiğinin işaretidir. Bunu fark edebilmek, dayanma hâlini romantize etmeden görebilmek önemlidir. Çünkü herkesin dayandığı bir yerde kimse gerçekten iyi olamıyorsa, belki de soruyu bireyden alıp koşullara yöneltmek gerekir.
Peki neye ihtiyacımız var? Öncelikle dürüstlüğe. Kendimize karşı dürüst olmaya. “Ben şu aralar iyi değilim” diyebilmenin güvenli bir iç alanını oluşturmaya. Her duyguyu hemen düzeltmeye çalışmadan, önce orada durmaya. Duygunun ne söylediğini merak etmeye. Bazen çözüm, bir şey yapmamak; sadece fark etmek olabilir.
Bir diğer ihtiyaç da temas. Gerçek temas. Sosyal medyada değil, yüz yüze. Yargılanmadan dinlenilen, aceleyle toparlanmanın beklenmediği ilişkiler. İnsan ancak görüldüğünü hissettiğinde gevşeyebilir. Gevşemeden iyileşmek ise pek mümkün değildir.
Yaşamaya Başlamak İçin Bir Çağrı
“Herkes dayanıyor ama kimse iyi değil” cümlesi bir şikâyet olduğu kadar bir çağrıdır da. Daha insani bir tempo, daha gerçek bir dil, daha şefkatli bir bakış için bir çağrı. Güçlü olmak zorunda olmayan, yorulduğunda durabilen, dağıldığında yeniden toplanabileceğini bilen yetişkinlere alan açmak için bir çağrı.
Belki de asıl soru şu: Dayanmayı ne zaman bırakıp yaşamaya başlayacağız? Bu sorunun cevabı herkes için farklı olabilir. Ama çoğu zaman ilk adım, “ben böyle devam etmek zorunda değilim” demekle başlar. Ve bazen bu cümle, iyileşmenin kendisidir.
Psikolojik Bir Çerçeveyle Bakıldığında
Bu yazıda sözü edilen “dayanma hâli”, psikolojide çoğu zaman duygusal bastırma ve işlevsel donukluk ile birlikte görülür. Kişi günlük yaşamını sürdürebilir; işe gider, sorumluluklarını yerine getirir ancak duygusal olarak hayata tam temas edemez. Bu durum uzun vadede duygusal tükenmişlik ve somatik belirtiler ile kendini gösterebilir.
Sürekli güçlü olma beklentisi, bireyin kendi sınırlarını fark etmesini zorlaştırır. Bu da öz-şefkat eksikliği ve yoğun bir içselleştirilmiş eleştirel ses oluşmasına zemin hazırlar. Kişi, zorlandığını kabul etmek yerine kendini yetersizlikle suçlar. Oysa psikolojik dayanıklılık, duyguları inkâr etmek değil; onları fark edebilme ve regüle edebilme kapasitesiyle ilişkilidir.
Bu noktada sıkça karşılaşılan bir diğer kavram duygusal regülasyon güçlüğüdür. Kişi hissettiklerini tanımlamakta, tolere etmekte ya da ifade etmekte zorlanır. Sonuç olarak ya ani taşmalar yaşanır ya da duygular tamamen donuklaşır. Her iki uç da ruhsal iyilik hâlini zedeler.
Ayrıca kronik stres altında yaşayan bireylerde, “her şeye yetişme” hâli bir süre sonra hiperfonksiyonellik şeklinde devam edebilir. Kişi iyi görünür, güçlü görünür; ancak bu güç, içten beslenen bir dengeye değil, tükenene kadar devam eden bir zorlamaya dayanır.
İyi olmamak bir patoloji değil; çoğu zaman organizmanın verdiği sağlıklı bir sinyaldir. Bu sinyali duymak, bastırmak yerine anlamlandırmak, psikolojik iyileşmenin en temel adımlarından biridir.
Kaynakça
-
Cüceloğlu, D. (2018). Var Mısın? İstanbul: Kronik Kitap.
-
Doğan, T. (2016). Öz-şefkat: Kavramsal bir inceleme. Türk Psikolojik Danışma ve Rehberlik Dergisi, 6(45), 1–10.
-
Eryılmaz, A. (2010). Tükenmişlik sendromu üzerine bir değerlendirme. Psikiyatride Güncel Yaklaşımlar, 2(3), 298–314.


