“İyiyim, sen nasılsın?” Bu soru kalıbını çoğu zaman aslında iyi hissettiğimiz için değil, iyi olmamız gerektiğini düşündüğümüz için söyleriz. İç dünyamızda karmaşıklıklarla savaşırken, kırgınken veya belirsizlik içindeyken bile iyi olmak zorundaymışız gibi hissederiz. Çünkü duygusal açıklık genellikle beynimizin en güçlü direnişiyle karşılaşır.
Toplum güçlü bireyleri sever. Toplumun güçlü algısı; gözünden yaş dökülmeyen, vurdumduymaz, kırılmayan kişidir. Duygularını kontrol altına alabilen, mesafesini koruyabilen ve “umurumda değil” diyebilen kişi daha güvenli görünür. Ancak insan beyni bu kadar düz çalışmaz. İnsanda etkilenmemek diye bir şey yoktur; sadece etkilenmediğini göstermemek vardır.
Duygusal açıklığın zorlu olmasının ilk nedeni biyolojik faktörlerdir. Zihin güvenliği önceliklendirir. Başkasına iç dünyamızı anlatmak, aslında büyük bir risk almaktır. Reddedilme, yanlış anlaşılma veya küçümsenme ihtimali yüksektir. Zihnimize bu durum sosyal tehdit anlamına gelir. Sosyal tehdit ise fiziksel tehlike kadar gerçek algılanabilir. Bu yüzden beynimiz, açıklıktan önce savunma mekanizmasını devreye sokar. Kısacası, duygusal sınır genellikle bir karakter özelliği değil; kendini güvence altına alma stratejisidir.
İkinci sebep psikolojik faktörlerdir. Çocukluktaki deneyimlerimiz, duygularımızın ifadelerini şekillendirir. Eğer büyürken bu duygularımız başkaları tarafından küçümsendiyse veya duygusal ihtiyaçlarımız yeterince karşılanmadıysa, beyin şunu öğrenir: Duygusal açılmak güvenli bir durum değil. Bu öğrenme bilinçli bir öğrenme değildir. Yetişkinlikte birine içimizi açarken hissettiğimiz içsel gerilim, genellikle geçmişimizde yaşadıklarımızın bir sonucu olan bir alarmdır.
Üçüncü neden kültürel faktörlerdir. Modern dünyada kontrol edebilme yeteneği, değerli bir özelliktir. Soğukkanlı olma, mesafeli davranma ve rahat olma, insanlar arasında güç göstergesi olarak sunulur. Sosyal medyada kırılgan olma çoğu zaman iki sınırda temsil edilir: ya dramatize edilir ya da tamamen gizli tutulur. Gerçek, duru, filtresiz duygusal açıklık ise görünmezdir. Bu durum da bize şu mesajı verir: Duygularını gösterme; zayıf görünürsün.
Ancak kırılganlık ile zayıf olmak iki farklı şeydir. Zayıf olmak, negatif durumlarla baş edememe ve olumsuz duygular karşısında kişinin işlevselliğini kaybetmesi halidir. Kırılgan olma ise aksine, kişinin etkilenmeye rağmen hala temasta kalabilme durumudur. Var olan duyguyu inkâr etmek yerine onu olduğu haliyle kabul edebilmek, kaçınmak yerine orada kalabilmek anlamına gelir.
Birisi için “bu kişi beni üzdü” demek, dışarıdan basit bir cümle gibi algılansa da aslında bu durum güçlü bir psikolojik dayanıklılık gerektirir. Çünkü bu, savunmaları bir anlığına geri plana atmayı ve incinme ihtimalini göze almayı içerir. Kırılgan olmak, kontrolü tamamen elden kaybetmek değil; aksine duyguların varlığını inkâr etmeden, onları düzenli bir şekilde paylaşabilmektir.
Aslında kırılganlık, duygusal farkındalık ve öz düzenleme kapasitesinin bir göstergesidir. Kişi hem ne hissettiğini bilir hem de bu hissi başkasına aktarabilecek kadar kendine temas halindedir. Bu da zayıflığın değil, psikolojik olgunluğun işaretidir.
Duygusal açıklığın zorlu bir diğer nedeni savunma mekanizmalarımızdır. İnsan beyni rahatsız edici duygulardan kaçınma eğilimindedir. Duygularını bastırma, inkâr etme, mizah, mesafe koyma… Bunların hepsi psikolojik sistemimizin kendisini koruma yollarıdır. Savunma mekanizmaları çoğu zaman işlevseldir. Ancak sürekli devrede olduklarında, birey kendi duygusal gerçekliğinden uzaklaşabilir. “Hissetmiyorum” diyebilmek, genellikle aslında hiçbir şey hissetmemek değil; kişinin hissetmeye izin vermemesidir.
Sonuç olarak, duygusal açıklığın zorlu olması bir zayıflık değil, birey olmanın doğal bir sonucudur. Zihin güvenli bölgeyi seçer, geçmişimiz temkinli olmamız gerektiğini öğretir ve toplum ise bizim güçlü görünmemizi ödüllendirir. Bu nedenle genellikle kendimizi korumayı tercih ederiz.
Fakat gerçek bağ, mesafe koymakla değil; aradaki samimiyetle kurulur. Kırılgan olmak güçsüzlük değildir. Etkilendiğini kabul edebilmek, aslında psikolojik olgunluğun en açık göstergelerinden biridir.


