Kafamızın içindeki her çığlık, her zaman sesini dışarıya duyurmaz. Peki bunun sebebi bilinmeyen bir şiddetin yansıması mıdır? Aksine, bu durum çoğu zaman son derece tanıdık ve sistematik bir ihlalin sessiz selamıdır.
Mobbingin Tanımı ve Sistematik Yapısı
Leymann (1996), mobbingi tekil bir çatışmadan ziyade, uzun süreli ve sistematik biçimde tekrarlanan düşmanca davranışlar bütünü olarak tanımlamaktadır. Bireyi yalnızca yakın ilişkiler değil, gününün önemli bir kısmını geçirdiği iş yerinde yaşadığı zorlu süreçler de yıpratabilmektedir. Çünkü bu tür deneyimler her zaman açıkça adlandırılamaz; birey çoğu zaman yaşananları sorgulamak yerine kendini sorgular, anlamlandırmaya çalışır. Anlamlandırılamayan bu süreçler ise zamanla benlik algısı üzerinde bozulmalara yol açabilmektedir.
Mobbingin Zamana Yayılan Doğası
Mobbing çoğu zaman tek bir olayla başlamaz; zamana yayılan ve giderek yoğunlaşan bir süreç olarak ortaya çıkar. Bu nedenle bireyin yaşananları sorgulamak yerine kendini sorgulaması sıkça gözlenen bir durumdur. Bu süreci depremlerle benzeştirmek mümkündür. Yıkıcı etkisi büyük olan bir deprem hafızada yer ederken, daha küçük sarsıntılar çoğu zaman göz ardı edilir. Oysa bu küçük sarsıntılar, daha büyük bir yıkımın habercisi olabilir. Mobbing de benzer biçimde, başlangıçta önemsiz görülen ancak süreklilik kazandıkça yıkıcı etkilere yol açan davranışlardan oluşur.
Süreç yalnızca bireyin çalışma ortamını değil, aynı zamanda kendilik algısını da derinden etkileyebilir. Çünkü kişi yaşadığı durumu adlandıramadığında, sorunun kaynağını dış koşullar yerine kendisinde aramaya başlar. Uzun süreli mobbing maruziyeti; depresyon, kaygı, tükenmişlik ve özgüven kaybı gibi çeşitli psikolojik sonuçlara yol açabilir. Bu etkiler yalnızca iş yaşamıyla sınırlı kalmaz, bireyin özel hayatına da yansıyarak sürekli bir yük hissi oluşturur. Böylece kişinin yaşam doyumu ve psikolojik iyi oluş düzeyi olumsuz yönde etkilenir.
Peki, bu süreci özel hayata taşımamaya çalışmak mümkün müdür? Çoğu zaman bireyin yaşadıklarını bastırma ve özel hayatına yansıtmamaya yönelik gösterdiği çaba, psikolojik yükü hafifletmekten ziyade daha da artırabilmektedir.
Kendini Sorgulama Süreci ve içsel Yıpranma
Birey başlangıçta maruz kaldığı davranışları açık bir saldırı olarak değil, iş ortamının doğal bir parçası olarak değerlendirebilir. Zamanla fikirlerinin dikkate alınmaması, emeğinin görünmez kılınması ya da sınırları belirsiz görevlerle karşı karşıya bırakılması, kişinin kendinden şüphe duymasına neden olabilir. Bu noktada birey, yaşananları sorgulamak yerine “daha dayanıklı olmalıyım” ya da “sorun bende olabilir” düşüncesine yönelebilir. Kendi potansiyelinin altında verilen her iş bireyi kendisine şu soruyu sormakla baş başa bırakır: “Ben yetersiz miyim?”. Bir süre sonra kendisine en basit gelen işleri bile korkarak, kendisinden şüphe duyarak yapmaya ve dışarıdan bakıldığında işlevsel görünmeye devam etse de, iç dünyasında yoğun bir yorgunluk ve değersizlik hissi birikmeye başlar. Bu tür deneyimler bireysel zayıflık göstergesi değil, sistematik bir sürecin sonucudur.
Mobbing sessiz bir şiddettir ve susmak, halı altına süpürmek süreci hafifletmez, aksine içsel çürüme yaşatır, öz saygı yitirilir. Fakat aksine yaşanılan süreci anlamlandırmaya ve çözümlemeye yönelik çaba, bireyin öz saygısını güçlendiren bir süreçtir. Çözümün mümkün olmadığı noktada ise, kişinin mobbinge maruz kaldığı ortamdan ayrılması, psikolojik bütünlüğünü ve benliğini korumaya yönelik bilinçli bir tercih olarak değerlendirilebilir; başka bir ifadeyle bu durum, bireyin kendisini seçmesi anlamına gelmektedir.
Sonuç
Bu yazı kapsamında ele alınan bulgular, mobbingin bireyin benlik algısı üzerindeki yıkıcı etkilerini ortaya koymaktadır. Sonuç olarak mobbing, fark edilmesi güç ancak bireyin benlik algısı üzerinde derin ve kalıcı etkiler bırakan görünmez bir şiddet biçimidir. Süreci özel hayata taşımamaya, anlamlandırmaya ve çözmeye yönelik gösterilen çaba, çoğu zaman bireyi zihinsel olarak daha fazla yıpratmaktadır. Bu nedenle mobbingin yalnızca bireysel baş etme yöntemleriyle ele alınması yeterli değildir; kurumsal kültür ve toplumsal düzeyde ele alınması gerekmektedir. Çünkü çözümlenmeyen her sınır ihlali, zamanla büyüyerek daha kapsamlı bir şiddet biçimine dönüşme potansiyeli taşır.


