Kendimize “cesaretsizim”, “takıntılıyım”, “aptalım” ya da tam zıttı “her konuda mükemmelim…” gibi etiketler yapıştırıyor, sonra da tüm varlığımızı bu daracık tanımların doğrultusunda var etmeye çalışıyoruz. Daha anlamsal bakacak olursak, insan ruhu tıpkı hava durumu gibidir; bulunduğu mevsime göre değişkenlik gösterir ve bazen o mevsimin sınırlarının dışına bile taşar. Sonbaharda suyu sevip, kışın beyazın sükunetini tercih ederken; ilkbaharda tüm renklerin, yazın ise güneşin ve suyun tadını çıkarırız. Fakat doğa tek bir düzende ilerlemez. Yalnızca beyazda kalmaz, yalnızca fırtınalı değildir. İnsan da tıpkı böyle değil midir?
Sadece güzel, sadece çirkin, sadece zeki ya da sadece cesaretsiz değildir. Zaman gelir sabırlı olur, zaman gelir sabırsızlıkta boğulur; bir an neşeyle cıvıl cıvılken bir an sonra somurtan birine dönüşebilir. Bir gün etrafını ıslatmayı seven bir yağmurken, hemen ardından ısıtan bir güneş olabiliriz, zaman zaman bunu aynı gün içinde bile yapabiliriz. Tek tip kalıplara ait olmaya çalışmak yerine, duruma göre kendi esnekliğine sahip çıkmak çok daha dengeleyici ve kabul edilebilir bir yerden gelmiyor mu?
Psikolojik Esneklik ve Özgürlük
Özümüzde insan olduğumuzu, dışarıdan görünen etiketlerin aksine o duyguları yalnızca bizim taşıdığımızı hatırlamak çok kıymetli. Her zaman çiçek açmak, her an başarılı veya güçlü olmak zorunda değiliz, yapay etiketlere sadık kalmak zorunda hiç değiliz. Esnekliğe izin vermediğiniz o “beyazlıklar”, dışarıdan donmuş bir duruluk gibi görünebilir ama asıl mesele o karın içindeki yağmuru, o gizli akışı görebilmekte, kendimize bu esnekliği tanıdığımızda gerçek bir özgürlüğe alan açmış olabiliriz.
Psikolojik olgunluk, bu etiketleri bastırmakla değil, onları tanıyıp anlamlandırabilmekle anlam kazanır. İnsan çoğu zaman kendinden beklentileri, başkalarının yüklediği rollerle karıştırır ve zamanla bu rollerin ardında kaybolur. Güçlü olmak, tutarlı görünmek ya da hep aynı kalmak zorunda olduğuna inanan birey, iç dünyasında sessiz ama yorucu bir çatışma yaşamaya başlar. Çünkü ruh, tek bir halde donup kalmaya uygun değildir. Akmak, genişlemek ve zaman zaman geri çekilmek ister.
Duyguların Dönüşümü ve Kabul
Duygular bastırıldığında yok olmaz, yalnızca biçim değiştirir. İfade edilemeyen öfke bedene, görülmeyen üzüntü yorgunluğa, kabul edilmeyen korku ise kaygıya dönüşür. Bu nedenle insanın kendine sorması gereken soru “Nasıl görünmeliyim?” değil, “Şu an ne hissediyorum?” olmalıdır. Psikolojik sağlamlık, duyguların kontrol altına alınmasından çok, onların güvenli bir alanda var olmasına izin verilmesiyle gelişir. Kırılganlık, insanın en savunmasız yanı değil, en gerçek temas noktasıdır.
Toplum, tutarlılığı çoğu zaman değişmezlikle karıştırır. Oysa insanın bugün farklı, yarın başka bir duyguda olması bir çelişki değil, ruhsal sürekliliğin doğal sonucudur. Bir gün cesur hissedip farklı zamanlarda çekingen olmak, kişinin kimliğini zedelemez, aksine onu daha insani kılar. Kendini yalnızca başarılarıyla, üretkenliğiyle ya da başkalarına sunduklarıyla tanımlayan birey, durduğu an değersizleşeceği korkusunu taşıyabilir. Bu korku ise zamanla kişinin kendi ihtiyaçlarını görmezden gelmesine yol açabilir.
İçsel Ses ve Gerçek Varoluş
Psikolojide kabul kavramı, her şeyi onaylamak anlamına gelmez. Olanı olduğu haliyle görebilme cesaretini ifade eder. İnsan, içsel çelişkilerini kabul ettikçe onları düzenleyebilir. Bastırılan her duygu kontrolsüzce geri dönerken, kabul edilen duygu dönüşme imkanı bulur. Bu dönüşüm, insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin niteliğini belirler. Kendine karşı sert olan birey, dünyaya karşı da kırılgan olur.
Etiketlerden uzaklaşmak, sınırların tamamen ortadan kalkması değildir, daha esnek ve gerçek sınırlar inşa edebilmektir. İnsan her zaman mutlu, dengeli ya da güçlü olmak zorunda değildir. Zaman zaman dağılmak, kararsız kalmak ya da yönünü kaybetmek, ruhsal yolculuğun bir parçasıdır. Asıl mesele, bu anların neye rehberlik ettiğini fark edip kendini yargılamak yerine dinleyebilmektir. Çünkü iç ses, susturuldukça değil, duyuldukça yol gösterir.
Sonuçta insan, tek bir tanıma sığmayacak kadar çok katmanlıdır. Ruhumuz, hareket halindeyken canlıdır. Ve insan, ancak kendine bu psikolojik esnekliği tanıdığında, dış dünyanın beklentileri karşısında daha az kırılan, daha sağlam bir varoluş kurabilir.


