Cuma, Şubat 20, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Çocukluğumuzun Yetişkin Hayatımıza Yansımaları ve Rolü

Çocukluk, insan psikolojisinin çekirdeklerinin atıldığı yegane dönemdir. Bu tohum, yetişkinlikte bazen farkında olarak, çoğu zaman farkında olmadan hayatımızda pek çok yerde izlerini gördüğümüz çocukluğumuzun mirasıdır. Bireylerin kendilerini ve çevreyi nasıl algıladıklarının, başkalarıyla nasıl ilişki kurduklarının büyük ölçüde belirleyicisidir. Freud, psikoanalitik kuramında bu konuya değinmiştir ve kişiliğimizi oluşturan unsurların bebeklik ve çocukluk döneminde şekillendiğini ortaya koymuştur. Freud’a göre kişilik, yetişkinlikte ortaya çıkan bir yapı değildir, çocuklukta yaşanan deneyimlerin bilinçdışında izler bırakarak günümüze kadar ulaşmasıdır. Yetişkinlikte duygusal çatışmalar, ilişki sorunları gibi tekrar eden davranışların raslantısal değil, çocukluk döneminde çözülemeyen psikodinamik süreçlerin bir parçası olduğunu savunmuştur (Freud, 1905). Dahası Modern Psikoloji de (Bowlby, 1969; Ainsworth et al., 1978), erken çocukluk döneminin ve bu dönemde kurulan bağların yetişkinlikteki ilişkisel inançları büyük ölçüde etkilediği ortaya koyulmuştur. Ainsworth’e göre, çocukluk döneminde güvenli bir ortamda büyüyen çocuk, yetişkinliğinde daha sağlıklı ilişkiler kurma eğilimi gösterirken, çocukluğunda güvensiz, ihmal edilmiş bir ortamda büyüyen çocuk yetişkinlik döneminde bağımlı, kaygılı ve kaçıngan bağlanma stillleri gösterebilir.

Güveni Nasıl Öğreniriz?

Güven, çocuğun zamanla inşa ettiği çevresiyle tekrar eden ilişkisel deneyimlerinin bir çıktısıdır. Onun dünyası önce evdir sonra bakım verenidir. Bebeklik ve çocukluk döneminde çocuğun bakım vereniyle kurduğu bağ temel taştır. Bakım vereniyle sağlıklı bir bağ geliştiren çocuk ihtiyaç duyduğunda yalnız kalmadığını, duygularının görüldüğünü ve anlaşıldığını farkettikçe dış dünyayı daha güvenli bir yer olarak algılamaya başlar. İhtiyacı olduğunda ilgilenen, ağladığında sakinleştiren birisi varsa ilk kez şu duyguyu öğrenir: “Ben önemliyim ve dünya güvenli bir yer”. Bu, yetişkinlikte dış dünyasından iç dünyasına aktarılır ve çocuğun yetişkinlikte kuracağı bağların çerçevesini belirleyen kilit unsurlardan biri haline gelir.

Böyle bir ortamda büyüyen çocuk genellikle duygularını regüle edebilen, sağlıklı ilişkiler kurabilen yetişkinler olarak karşımıza çıkar. Bunun yanı sıra, duyguları kabul edilmeyen, ihtiyaçlarının tutarsız karşılandığı ve ihmalkar bir ortamda büyüyen çocuk, dış dünyaya güven duymanın aksine farkında olmadan kaçınma, ve aşırı bağlanma gibi stratejiler geliştirebilir. Öyleyse bakım verenle kurulan ilk bağının çocuğun yetişkinliğe olan yolculuğunda dünyayı nasıl algıladığını, çevresine ne ölçüde güveneceğini ve öz- değerliliğini belirleyen bir unsur olarak karşımıza çıktığnı söyleyebiliriz (Bowlby, 1969). Örneğin, duyguları tutarsız olarak karşılanan bir çocuk, terk edilmeye dair korku geliştiren ve devamlı olarak başkalarından onay arayan bir yetişkin olabilir. Sevgi koşullu olduğunda yetişkin olduğunda da sevgiyi almak pahasına kendini yok sayabilir çünkü bunların hepsi bir zamanlar hayatta kalmak için stratejisiydi.

Çocukluk döneminden yetişkinliğe aktarılan bu izler, sadece romantik ilişkilerde görülmez. İş hayatı, arkadaşlık ilişkileri gibi ilişkilerde de kendini gösterir. Bazıları fazla fedakarlık yapıp, başkaları için sürekli kendinden ödün verip sınır koyamazken bazıları bağ kurmaktan ve duygusal yakınlıktan kaçınır. Aslında hepsi bir zamanlar öğrenilen belirgin bir tema ile kısmen ilişkilidir: “Burada güvende miyim?”. Bağlanma kuramı, erken çocukluk ilişkilerinin yetişkin dünyasına nasıl etki ettiğini anlamamız açısından değerli olsa da, çocukluk döneminin geleceğimize etkisi yalnızca bununla sınırlı değildir. Bebeklikten itibaren her deneyim çocuğun çevresine yönelik ve kendine yönelik algılarını yapılandırır. Duygularını kabul eden, aynayalan ve tutarlı bir sevgi sunulan çocuk, yetişkinlikte duygularını regüle edebilir ve daha bütünlüklü bir benlik yapısı geliştirir. Bunun aksine, duygusal ihtiyaçları görmezden gelinen veya ertelenen, eleştirel bir ortamda büyüyen çocuk, duygularını regüle etmekte zorlanabilir. Bu da yetişkinlikte içsel çatışmalarını bastırma veya aşırı kontrol etme olarak ortaya çıkabilir (Ainsworth et al., 1978).

Bireyler Neden Farklı Bağlamlarda Benzer Örüntüleri Tekrar Etme Eğilimindedir?

Bireylerin çoğunlukla çocukluk dönemlerinde öğrendiği duygusal kalıpları ve ilişki örüntülerini yetişkinlikte tekrar tekrar yeniden ürettiğine şahit oluruz. Bu bazen tekrar eden benzer partner seçimleriyle bazense benzer duygusal anların oluşumuyla gerçekleşir. Genellikle, bireyin erken çocukluk döneminde ortaya çıkmış ve geçmişte çözülememiş çatışmalarının yansımalarının bir sonucudur. Kendinizi aynı partnerleri seçerken veya aynı duygusal çatışmaların arasında sıkışıp kalmış bulduğunuz oldu mu hiç? Bu bir tesadüf veya rastlantı değil. Freud’un tekrar zorlantısı (Wiederholungszwang) olarak adlandırdığı bu durum bireyin erken çocukluk döneminde çözüme kavuşturamadığı içsel çatışmalarının bilinçdışında yeniden sahnelenmesi ve işlenmesidir (Freud S., 2015). Çoğu zaman aynı değersizlik hissiyatı, bağdan kaçınma davranışı veya terk edilme korkuları gibi tekrar eden temalarla farklı insanlarda yeniden oluşabilir.

Çocukluk Döneminden Yetişkinliğe Aktarılan Bu İzler Bizim Kalıcı Kaderimiz Mi?

Hayır. Uzun yıllardır yapılan nöropsikolojik araştırmalar açıkça ortaya koymaktadır ki, insan yaşam boyu değişime açık bir canlıdır. Sağlıklı ve güvenli yeni bağlar, terapi süreçleri ve bireyin öz-farkındalığına katkı sunan çalışmalarla erken çocukluk döneminde öğrendiği temalar yeniden yapılandırılabilir. Bu bağlamda psikoterapi bireyin geçmişten getirdiği kalıpları daha işlevsel formlarda yapılandırmasına yardımcı olur (Doidge, N., 2007).

Sonuç olarak, yetişkin davranışlarının, duygusal regülasyonunun, ilişkisel dinamiklerinin temel taşı çocukluk dönemidir ve yaşamda bireyin kendilik algısından çevresine dair algılarına kadar birçok duruma etki eder. Ancak bu farkındalık, tekrar eden duygusal kalıpların kırılmasını, kırıklardan yeniden yapılandırılmasını ve bireyin kendisini yeniden inşa etmesine olanak sağlar. Nöroplastisite sayesinde beyin, yeni deneyimlerle eski yaraları sarma kapasitesine sahiptir.

Kaynakça

Freud, S., & Strachey, J. (1986). Three Essays on the Theory of Sexuality: I: The sexual aberrations. Essential papers on object relations, 5-39. Freud, S. (2015). Beyond the pleasure principle. Psychoanalysis and History, 17(2), 151-204. Doidge, N. (2007). The brain that changes itself: Stories of personal triumph from the frontiers of brain science. Penguin.

Selenay doğan
Selenay doğan
Selenay Doğan, Doğu Akdeniz Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden %100 İngilizce eğitim alarak mezun olduktan sonra psikolog ve yazar olarak psikoloji alanında çalışmalar yürütmektedir. Lisans eğitiminin ardından çocukların iç dünyasına duyduğu ilgi doğrultusunda özellikle çocuk merkezli oyun terapisi ve çocuk değerlendirme alanlarına odaklanmıştır. Lisans süreci boyunca klinik psikoloji başta olmak üzere farklı alt alanlarda ilerlemiş; psikolojik yardım alma davranışı, duygusal yeme, FOMO, duygusal zekâ ve klinik vaka formülasyonu gibi konularda akademik çalışmalar gerçekleştirmiştir. Klinik psikoloji alanında yüksek lisans yapmayı hedefleyen Doğan, psikolojik bilgiyi bilimsel temellere dayalı, etik ve anlaşılır bir dille aktarmayı amaçlamaktadır. Yazılarında, psikolojiyi herkes için anlaşılır ve ulaşılabilir hâle getirerek bireylerin ve çocukların ruh sağlığına yönelik içerikler üretmektedir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar