Eskiden her şey daha renkli, daha canlı ve daha anlamlıydı; şimdi ise gri bir dünyanın içinde hapsolmuş gibiyiz. Her şey, olduğundan daha soluk ve tekdüze hissettiriyor. Yaşadığımız “renkli dünyanın” yavaş yavaş solup gittiğini fark edemedik bile. Hepimizin aklında o eski günlerin neşesi ve dilimizden hiç düşürmediğimiz “Her şey eskiden çok daha güzeldi.” cümlesi kaldı sadece.
Hangimiz geriye dönüp baktığımızda o günümüzün, belki o haftamızın, hatta o ayımızın nasıl geçip gittiğine anlam verebiliyor? Çocukken beynimiz bir sünger gibidir. Beynimiz; baktığımız, dokunduğumuz, hissettiğimiz her şey yeni olduğu için dışarıdan gelen her uyaranı en ince ayrıntısına kadar işler. Bu, beynimizin yüksek miktarlarda enerji harcadığı anlamına gelir. Zamanla, beynimiz bu bilgileri “Bunu biliyorum.” klasörüne atar ve detaylara odaklanmayı bırakır. Beynimiz “hayatta kalma” modunda olduğu için enerji tasarrufu yaparken etrafımızdaki birçok şeyi sansürler. Çocukken yaprağın üzerindeki damarları, kaldırım taşının rengini görürken; büyüdükçe sadece ağaç ve yol görürüz. Farkında olmadığımız detayların arkasında neler kaçırdığımızın bilincinde olmadan zamanın akıp gitmesine izin veririz. Hayatımız rutinleşmeye başladığında beyin kaydedecek yeni bir şeyler bulamadığı için zaman daralmaya ve dünya sıradanlaşmaya başlar. Çocukken bir güne sığdırdığımız yeni bilgi miktarı çok fazla olduğu için beynimiz çok fazla yeni anı kaydeder ve geriye dönüp baktığımızda dopdolu bir zaman dilimi görürüz. Çünkü çocukken sadece zihnimiz değil, gözlerimiz de dünyaya çok daha farklı bir ışıkla bakar. Çocukluk fotoğraflarınıza baktığınızda, şu an birçoğumuzun sahip olmadığı ve hepimizin dikkatini çekecek o ışığı görebilirsiniz. O ışık, sadece çocuk neşesinin bir yansıması değildir; dünyaya duyulan o sonsuz merakın, keşfetme arzusunun göz bebeklerinde somutlaşmış halidir.
Çocukken dünyaya sadece bakmayız, dünyayı en ince ayrıntısına kadar hissederiz; kafamızı gökyüzüne kaldırdığımızda bulutlarla beraber süzülür, mavinin içinde kayboluruz. Toprağa baktığımızda bir karıncanın yolculuğuna ortak oluruz. Dünyayı, kurallarını tamamen bizim koyduğumuz ve kendi hayal gücümüzle şekillendirdiğimiz kocaman bir oyun alanına dönüştürürüz. Bir rengi sadece görmez, ruhumuzda hissederiz; bir nesneye sadece bakmaz, onunla bağ kurarız. Zamanla beynimiz dışarıdan gelen uyaranları filtrelemeye başlar. Duyuları, renkleri, sesleri kategorize ederek bir kalıba sokar. Bu kalıplar beynimizdeki filtreleri daha da kalınlaştırarak o kalıplardan kurtulmamızı zorlaştırır. Zamanla renkler solar ve farkında olmadan o canlı dünyadan kendimizi uzaklaştırır, yine aynı şekilde ellerimizle inşa ettiğimiz kalıpların içine kendimizi hapsederiz.
Üstelik bu renksiz hayat sadece kendi zihnimizin filtreleriyle de sınırlı kalmaz; içinde yaşadığımız modern dünyanın filtresi de bizi bu griliğe mahkum eder. Merak etmiyoruz, çünkü önümüzdeki ekranda her şey zaten bizim yerimize keşfedilmiş, filtrelenmiş ve önümüze sunulmuş oluyor. Önümüze hazır bir şekilde konulan her bilgiyi alıyor ve içimizdeki o çocuksu merakı yavaş yavaş kaybetmeye başlıyoruz. Merakımızı yitirdikçe, kendi özgün düşüncelerimizi de kaybediyoruz. Bu sadece dünyayı görme biçimimizi değil, birbirimizle kurduğumuz iletişimi ve bağı da tekdüzeleştiriyor. Artık sadece etrafımızdaki binalar veya kıyafet reyonları değil, zihinlerimiz ve sohbetlerimiz de aynı renge boyandı. Herkesin gündemi, konuştuğu konular, dert yandığı meseleler, hatta güldüğü şakalar bile birbirinin aynısı. Algoritmalar aynı yapay gündemleri, aynı tartışma konularını ve aynı popüler videoları evirip çevirip farklı şekillerde sürekli olarak önümüze koyuyor. Sabah uyandığımızda, öğle arasında, otobüs beklerken, gece yatmadan önce hepimiz aynı ekranlara bakıyor, benzer trend başlıkları tüketiyor ve gün içinde bir araya geldiğimizde tek bir merkezden dağıtılmış bir senaryoyu okur gibi aynı şeyleri konuşuyoruz. Eskiden herkesin kelimelerinde, düşüncelerinde ve sohbetlerinde kendilerine özgü bir renk olurdu; biriyle konuştuğumuzda onun dünyasındaki farklı renkleri keşfedebilirdik. Şimdiyse hepimiz aynı ekran filtrelerinden geçtiğimiz için, kurulan bağlar da bir o kadar cansız. Renksiz bir dünyaya alışmaya başladıkça, önümüze atılan hazır ve yapay gündemlerin rüzgarlarıyla hep birlikte aynı yöne savruluyoruz. Kendi duygularımızı, hislerimizi, meraklarımızı unutmaya başlıyoruz. Bu yüzden, sohbetlerimiz bile ruhunu kaybedip mekanik bir tekrara dönüşüyor.
Aslında dünya renklerini kaybetmedi, zihnimiz sadece o renkleri filtrelemeye başladı. Görmeyi, hissetmeyi ve merak etmeyi bıraktık. Şimdi hepimiz, çocukluk fotoğraflarımızdaki o gözleri parlayan çocuklara büyük bir özlemle bakıyoruz. Birçoğumuz hapsolduğumuz bu griliğin farkında olmadan renksiz hayatımızın tadını çıkarmaya çalışıyoruz. “Dünyayı yeniden canlandırmanın yolu hayata çocuksu bir merakla yeniden bakabilmektir.” demek çok isterdim ama ne siz çocuksunuz ne de ben. O yüzden sizi klişelerle kandırmaya çalışmayacağım. Şu an dünya, bizim gördüğümüz kadar ve zihnimizin sınırlarıyla şekillendirebildiğimiz bir yansıma. Ancak modern dünyanın gürültüsünde kendimizi ve kim olduğumuzu o kadar unuttuk ki, zihnimizin filtrelerine takılıp kaldık. Kendimize yabancılaştıkça, etrafımızdaki dünyayı nasıl renklendirebiliriz ki? Bizim bu grilikten kurtulmamız için mucizelere değil; etrafımızdaki bu yapay gürültüyü sessize almaya, aynaya baktığımızda gördüğümüz o yabancıyı yeniden tanımaya ihtiyacımız var. O zaman, hapsolduğumuz bu griliğin içinden kendi renklerimizle çıkabiliriz.


