René Magritte, Belçikalı sürrealist bir ressamdır. Bu yazıda, Magritte’in dört resimden oluşan aşıklar serisinin ilk eserini inceleyeceğiz ve devamında Lacanyen Psikanaliz ile bu eseri yorumlayacağız.
Aşıklar Tablosu
Esere baktığımızda, öpüşen iki kişiyi görürüz ancak bu kişiler başlarına bağlı kumaşlardan dolayı birbirlerine temas edemiyorlardır. Gördüğümüz ne kadar özel, yakınlaştırıcı, sınır tanımayan ve duvarları yıkan bir eylem olsa da örtü ile verilen mesaj bu sıfatların tam tersi bir etki yaratmaktadır izlenimimizde, bu zıtlık esere bakan bizlerde bir konfüzyon yaratır.
Resimde belirgin başka zıtlıklar da vardır. Figürler hem içeride hem dışarıdadır, mavi ve siyah ile sakinleştirici bir gizem yaratılırken kırmızı ile tutku gibi güçlü bir duygu hissettirilmiştir; böylece eserde arafta oluş ve gizem hisleri yaratılmıştır. İlk bakışta romantik bir çağrışım uyandırsa da içindeki tezatlıkları ve iki aşığın arasındaki belirgin engelleri fark ettiğimizde gerginlik hissederiz.
Aslında birçok sanat tarihçisine göre bu resmin arkasında oldukça trajik bir hikâye vardır. Magritte 13 yaşındayken bir gece annesinin intiharı etmesiyle, onun cansız bedenini derede yatar halde görmüştür. Geceliği annesinin yüzünü sarmıştır, aynı bu resimdeki örtülerin figürlerin yüzlerini sarmış olduğu gibi. Ancak Magritte bu eserin annesi ile ilgili olduğunu hiçbir zaman kabul etmemiştir.
“Benim resimlerim, hiçbir şeyi açıklamayan görünür imgelerden oluşur… Onlar gizemi çağrıştırır ve gerçekten de bir resmime bakıldığında insan kendine şu basit soruyu sorar: ‘Bu ne anlama geliyor?’ Hiçbir anlamı yoktur; çünkü gizem de hiçbir anlama gelmez — o bilinemeyendir.’’
Ayrıca Magritte’ın bize resimlerinin açıklamasını vermeyerek kendi yorumumuzu yapmamıza alan tanımasıyla resim daha ilgi çekici hale gelir ve kendi perspektifimizden yorumlar kattığımız için resimle aramızdaki bağ güçlenir.
Aşıklar Tablosu ile Lacanyen Psikanaliz
Bu tablo Lacanyen psikanaliz ile yorumlanmaya açık bir yapıdadır. Lacan’a göre hepimiz simgesel düzen içinde doğarız. Bebek dünyaya geldiğinde onun ortamında konuşulan bir dil vardır, bebek de büyüdükçe o ortamın bir parçası olur ve o dili konuşmaya başlar. Duygularını ve arzularını kullandığı dilin sınırlarına hapsetmiştir artık. İşte insan o oluşumun bir parçası olduğu an bir özne olmuştur. Bu fikri Hegel’de de görürüz. Bir nesneyi isimlendirdiğinizde o nesnenin canlılığı ve gerçekliğini öldürürsünüz, yerine cansız bir sembol, bir etiket koymuş olursunuz. Dil dünyasına girmemiz ve ben demeyi öğrenmemizle birlikte kendimizi evrenden ayırırız ve bizim dışımızdaki her şey artık eksikliğimiz olmuştur. Dil ötekinindir ve içimizdeki yaşantıyı ifade etmek için ötekinin icat ettiği kelimeyi kullandığımızda büyü bozulur, kelimeler gerçeği ifade etmede yetersizdir.
Bu yönüyle dil karşımızdakiyle aramızdaki bir duvar olabilir, aynı bu eserdeki örtüler gibi. Aşıkların arasına kelimeler girmiştir, ‘seni seviyorum’ dediklerinde o tarif edilemez duyguları iki kelimeye hapsetmişlerdir ve standartlaştırmışlardır, onların duygularından çıkıp sembole dökülmüşlerdir ve hiçbir zaman gerçekten ifade edemeyeceklerdir o sevgiyi. Bu yüzden karşımızdakine hiçbir zaman gerçekten ulaşamayız, kelimelerinin ötesindeki gerçekleri göremeyiz. Bizim gördüğümüz ve öptüğümüz asıl gerçek değildir, bize sunulandır. Kimseyi tüm gerçekliğiyle tanıyamayız. Belki de bu rahatsız edici olmamalıdır, hangimiz kendini tüm gerçekliğiyle tanıdığını iddia edebilir ki bir başkasından bunu bekleyelim? Aramızda her zaman o örtü olacaktır, birini tamamen tanımak imkansızdır. Örtü aramızdaki mesafenin somutlaştırılmış objesidir; o mesafe eksikliği doğurur, eksiklik de arzuyu.
Lacanyen Öteki ve Arzu
Aslında hepimiz biraz eksiğizdir. İçimizde bir boşluk hissetmek insan olmamızın kaçınılmaz özelliğidir. Lacanyen psikanalize göre bu boşluk hissi klinik bir belirti olmaktan ziyade öznenin bir özelliğidir. İçimizdeki o boşluğu ne alırsak alalım dolduramayız belki, ama hep bir çabamız vardır. O eksiklik arzuyu doğurur.
Objet petit a kavramı, o boşluğu dolduracağını düşündüğümüz nesneyi ifade eder. Bu nesne arzunun amacı değildir ancak nedenidir. Amaç olamaz çünkü arzu ulaşılamazdır, ulaşırsak kaçıp gider ellerimizden. Arzuladığınızı aldığınızda o artık arzu nesnesi olmaktan çıkar. Arzu o nesneye sahip olmaktan ziyade arzulama halini sürdürmek ister. Bu yüzden imkansız, gizli ve ulaşılamaz olanı arzularız. Eksiklik arzuyu tetikler. Belki de arzunun var olması için o örtünün orada olması gereklidir, belki örtü kalkarsa büyü bozulacaktır.
Belki o boşluğu hiçbir zaman dolduramayacağızdır ama zaten hayatı yaşanılabilir kılan da bu olabilir mi? Tüm hedeflerimize ulaşsaydık, tüm arzularımızı tatmin etseydik ve gerçekten ‘tamamlanmış’ olsaydık sabahları yataktan kalkmak için bir güdü bulabilir miydik içimizde?
KAYNAKÇA
Tuzgöl, K. (2018). Lacanyen Psikanalitik Kuram ve Öznenin Konumu. Türkiye Bütüncül Psikoterapi Dergisi, 1(1), 41-53. Fink, B. (2016). Lacancı psikanalize bir giriş: klinik ve kuram, (Çev. Öğütcen Ö.). İstanbul: Encore Yayınları. https://www.riseart.com/article/2709/canvassing-the-masterpiece-magritte-s-the-lovers https://rrsuh.medium.com/an-analysis-on-the-lovers-ii-by-rene-magritte-d056c52db77


