Kendimize neden bu kadar az merak duyuyoruz?
Gün içinde kaç kez telefon ekranını kaydırıp bir başkasının nerede, kiminle ve ne yaptığını merak ettiğinizi hiç düşündünüz mü? Ya da bir iş arkadaşınızın gönderdiği e-postadaki o mesafeli cümlenin arkasındaki “gerçek” niyeti anlamak için kaç dakikanızı harcadınız?
Zihnimiz gün boyunca dış dünyaya, başkalarının ne düşündüğüne ve bizim hakkımızda ne değerlendirmeler yaptığına dair büyük miktarda zihinsel enerji harcar. Ancak aynı gün içinde, aynanın karşısına geçtiğimizde ya da yatağa uzandığımızda kendimize şu basit soruyu sormayı unutabiliriz:
“Ben şu an gerçekten ne hissediyorum ve buna neden bu kadar yoğun bir tepki verdim?”
Başkalarının zihin haritalarını çözmek için adeta bir dedektif gibi çalışırken, kendi iç dünyamızın coğrafyasını keşfetmek konusunda neden bu kadar isteksiz olabiliriz? Kendimize neden başkalarına duyduğumuz kadar merak duymayız?
Bu soru, yalnızca kişisel gelişim literatürünün konusu değildir. İnsan zihninin sosyal biliş, öz-farkındalık, duygu düzenleme ve kaçınma süreçleriyle ilgili bilimsel tartışmaların da merkezinde yer alır.
Dış Dünyanın Bilişsel Avantajı: Neden Başkalarını Çözmek Daha Kolaydır?
İnsan, sosyal ilişkiler içinde yaşayan bir canlıdır. Başkalarının niyetlerini, duygularını ve inançlarını anlamaya çalışmak; sosyal ilişkileri düzenlemek, iş birliği kurmak ve başkalarının davranışlarını öngörmek açısından önemli bir bilişsel işlevdir. Sosyal biliş literatüründe “zihin kuramı” (theory of mind), kişinin başkalarının kendisininkinden farklı olabilecek inanç, niyet ve zihinsel durumlarını çıkarımlayabilme kapasitesini ifade eder (Frith & Frith, 2005).
Bu kapasitenin evrimsel kökenleri ve sosyal yaşam açısından sağladığı avantajlar uzun süredir tartışılmaktadır. Ancak burada önemli bir ayrım vardır: Başkalarının zihinsel durumlarını anlamaya çalışmak, insanın sosyal yaşamı açısından önemli bir kapasite olsa da bunu doğrudan tek bir “hayatta kalma mekanizması” olarak tanımlamak bilimsel açıdan fazla kesin bir yorum olur.
Yine de günlük yaşamda başkalarını analiz etmek çoğu zaman kendimizi analiz etmekten daha kolaydır. Bir başkasının jestlerini, mimiklerini, ses tonunu ve davranışlarını dışarıdan gözlemleyebiliriz. Kendimiz söz konusu olduğunda ise hem gözlemci hem de gözlemlenen konumundayızdır. Kendi deneyimlerimizin içindeyken olayları değerlendirmek, dışarıdan bir gözlemci olmaya göre daha karmaşık olabilir.
Psikolojide aktör-gözlemci farklılığı olarak ele alınan yaklaşım, insanların kendi davranışlarını ve başkalarının davranışlarını açıklarken farklı bakış açılarına sahip olabileceğini gösterir. Kendi davranışlarımızı içinde bulunduğumuz koşullar ve durumlarla açıklarken, başkalarının davranışlarını daha çok kişisel özellikleriyle açıklamaya eğilim gösterebiliriz (Jones & Nisbett, 1971).
Başkasını incelemek, bir bakıma dışarıdan bir gözlem yapmaktır. Kendini incelemek ise kişinin kendi deneyiminin hem içinde hem de dışında durmaya çalışmasını gerektirir. Belki de bu nedenle, başkalarının davranışlarını anlamlandırmak çoğu zaman kendi iç dünyamızla yüzleşmekten daha kolaydır.
Zihnin İç Dünyası: Düşünmek Her Zaman Kendini Anlamak Değildir
Beynin dinlenim hâlindeki işleyişini anlamaya yönelik araştırmalar, dış dünyaya yönelik belirli bir görevle meşgul olmadığımız zamanlarda da beynin kendine özgü bir işlevsel örüntüyü sürdürdüğünü göstermiştir. Bu çalışmalar, daha sonra “Varsayılan Mod Ağı” (Default Mode Network, DMN) olarak ayrıntılandırılan araştırma alanının temelini oluşturmuştur (Raichle et al., 2001).
Bu ağ ve onunla ilişkili süreçler; kişinin kendisiyle ilgili düşünceleri, geçmiş deneyimleri hatırlaması ve geleceğe ilişkin zihinsel tasarımlar oluşturması gibi çeşitli içsel zihinsel süreçlerle ilişkilendirilmiştir. Ancak iç dünyaya yönelmek, otomatik olarak sağlıklı bir öz-farkındalık anlamına gelmez.
Bazen kişi kendisini anlamaya çalışmak yerine aynı düşüncelerin içinde dönüp durabilir. Geçmişte yaşanan bir konuşmayı tekrar tekrar zihinde canlandırabilir, geleceğe ilişkin tehdit senaryoları üretebilir veya sosyal ilişkilerde nasıl değerlendirildiği üzerine yoğunlaşabilir. Bu düşünce süreçleri tekrarlayıcı, olumsuz ve kişinin kontrol etmekte zorlandığı bir biçim aldığında ruminatif düşünmeyle ilişkilendirilebilir.
Kendine odaklanma ile olumsuz duygulanım arasındaki ilişkiyi inceleyen meta-analitik çalışmalar, kendine yönelmiş dikkatin her zaman aynı psikolojik sonuçları doğurmadığını göstermektedir. Kendine odaklanma, bağlama ve düşüncenin niteliğine bağlı olarak farklı sonuçlarla ilişkili olabilir; özellikle tekrarlayıcı ve olumsuz düşünme biçimleri olumsuz duygulanımla daha güçlü biçimde ilişkilendirilmektedir (Mor & Winquist, 2002).
Dolayısıyla önemli olan yalnızca “kendimiz hakkında düşünüyor olmamız” değildir.
Asıl soru şudur:
Kendimize nasıl bakıyoruz?
Kendimize bir araştırmacı gibi mi, yoksa bir yargıç gibi mi?
Öz-Farkındalık Her Zaman Konforlu Değildir
Kendimize dönmek bazen huzur verici, bazen de rahatsız edici olabilir. Öz-farkındalık, kişinin mevcut benliğiyle olmak istediği benlik arasındaki farkı fark etmesine yol açtığında, bu fark tehdit edici biçimde deneyimlenebilir. Kişi kendisiyle ilgili bir uyumsuzluk hissettiğinde, bu durum her zaman değişim ve içgörüyle sonuçlanmayabilir; zaman zaman huzursuzluk ve kaçınma da yaratabilir. Bununla birlikte öz-farkındalık yalnızca olumsuz bir süreç değildir; kişinin kendisini anlamasına ve yapıcı bir değişim başlatmasına da katkı sağlayabilir (Silvia & O’Brien, 2004).
İşte bu noktada dış dünya oldukça cazip hâle gelebilir.
Sosyal medya, başkalarının hayatları, başkalarının ilişkileri, başkalarının sorunları ve başkalarının bizim hakkımızda ne düşündüğü… Bunların tümü, kendi iç dünyamızla doğrudan temas etmekten daha kolay bir zihinsel uğraş gibi görünebilir.
Çünkü başkasının hayatını analiz ederken kendi hayatımızla ilgili zor sorularla karşılaşmak zorunda kalmayız.
Deneyimsel Kaçınma: Kendi Gerçeğimizle Temas Etmekten Kaçınmak
Kendimize merak duymayışımızın önemli psikolojik açıklamalarından biri deneyimsel kaçınma kavramıdır.
Deneyimsel kaçınma, kişinin rahatsız edici içsel deneyimlerle —duygular, düşünceler, anılar ve bedensel duyumlar— temasını azaltmak veya bu deneyimleri kontrol etmek için çeşitli davranışlara yönelmesiyle ilişkilidir (Hayes et al., 1996).
Kendimizi gerçekten merak etmek, her zaman hoşumuza gidecek cevaplarla karşılaşacağımız anlamına gelmez.
“Neden bu ilişkide kalmaya devam ediyorum?”
“Bu mesleği gerçekten istiyor muyum?”
“Şu an hissettiğim şey gerçekten öfke mi, yoksa altında incinmişlik mi var?”
“Bu kadar yoğun tepki vermemin asıl nedeni ne?”
Bu soruların cevapları, mevcut hayat düzenimizi, savunmalarımızı ve kendimiz hakkında oluşturduğumuz anlatıyı sarsabilir.
Zihin, kendimiz hakkında tutarlı bir hikâyeye sahip olmayı sever. İnsanlar zaman zaman kendileriyle ilgili mevcut benlik algılarıyla uyumlu bilgileri aramaya ve bu algıyı korumaya eğilim gösterebilirler. Benlik algısının sürekliliğini koruma çabası, kişinin kendisiyle ilgili mevcut anlatısını sürdürmesine katkıda bulunabilir (Swann, 1983).
Bu nedenle kendimize yönelik açık uçlu ve yargısız bir merak her zaman kolay değildir. Çünkü gerçek merak, bazen daha önce kendimiz hakkında verdiğimiz kararları yeniden değerlendirmeyi gerektirir.
Analiz Etmek ile Merak Etmek Aynı Şey Değildir
Terapi odalarında sık karşılaşılan paradokslardan biri şudur: Kişi kendisi hakkında çok şey biliyor olabilir, psikoloji terimlerine hâkim olabilir, davranışlarını sürekli analiz edebilir; ancak bütün bunlar her zaman derin bir öz-farkındalık anlamına gelmeyebilir.
Çünkü kendini analiz etmek ile kendini anlamaya çalışmak aynı şey değildir.
Bazı durumlarda kişi, duygusal deneyimi doğrudan yaşamak yerine onu sürekli kavramsallaştırarak ve analiz ederek duygularıyla temasını sınırlayabilir. Duyguyu yaşamak yerine onun hakkında konuşmak, bazı kişiler için daha güvenli olabilir.
Bu nedenle sağlıklı öz-yansıtma yalnızca “Neden böyle davranıyorum?” sorusunu sormaktan ibaret değildir.
Bazen daha temel bir soru gerekir:
“Şu anda içimde tam olarak ne oluyor?”
Psikolojik zihniyetlilik; kişinin kendi düşünce, duygu ve davranışlarını anlamaya yönelik kapasitesiyle ilişkilendirilen bir kavramdır. Öz-yansıtma ve içgörüyle birlikte düşünüldüğünde, kişinin kendi iç dünyasını anlamlandırmasına katkı sağlayabilir (Conte et al., 1996; Grant, 2001).
Ancak burada da kritik olan yalnızca kendimize bakmak değil, nasıl baktığımızdır.
Kendimize bir yargıç gibi yaklaşırsak, her duygumuz bir suçlama konusu hâline gelebilir. Her davranışımız açıklanması gereken bir kusur, her zayıflığımız düzeltilmesi gereken bir hata gibi görünebilir.
Oysa belki de kendimize bir antropolog gibi yaklaşmayı öğrenmemiz gerekir.
Bir antropolog, incelediği bir topluluğun ritüellerine bakarken hemen “Bu saçma” ya da “Bu yanlış” demez. Önce anlamaya çalışır:
“Burada ne oluyor?”
“Bu davranış hangi ihtiyaca hizmet ediyor?”
“Bu örüntü nasıl oluşmuş olabilir?”
Kendimize yönelik merak da benzer bir tutum gerektirir.
“Ben neden böyleyim?” sorusu çoğu zaman suçlayıcıdır.
Buna karşılık:
“Böyle davranmamın altında ne olabilir?”
sorusu keşfe daha fazla alan açar.
Öz-şefkat araştırmaları da kişinin kendisine yönelik daha anlayışlı ve yargılayıcı olmayan bir tutum geliştirmesinin psikolojik işleyiş açısından önemli olabileceğini göstermektedir (Neff, 2003).
Kendimize karşı daha şefkatli olmak, hatalarımızı görmezden gelmek anlamına gelmez. Aksine, kendimizi cezalandırmadan gerçeklikle temas edebilmemizi kolaylaştırabilir.
Çünkü sürekli yargılandığımızı hissettiğimiz bir iç dünyayı keşfetmek istemeyiz.
Hiç kimse sürekli suçlu bulunma ihtimaliyle girdiği bir mahkeme salonunda merakla dolaşmak istemez.
Belki de kendimizden kaçışımızın önemli nedenlerinden biri budur: İçerideki yargıcın sesinden korkarız.
Kendimize Biraz Daha Merak Ayırmak
Günün sonunda başkalarının hayat hikâyelerine, sosyal medyadaki parıltılara ya da çevremizdekilerin bizim hakkımızdaki düşüncelerine duyduğumuz yoğun merak, bazen dikkatimizi kendi iç dünyamızdan uzaklaştırabilir.
Dışarıya çevirdiğimiz her meraklı bakış, elbette kendimizden kaçtığımız anlamına gelmez. İnsan sosyal bir varlıktır; başkalarını anlamaya çalışmak hayatın doğal ve önemli bir parçasıdır.
Ancak bazen dışarıdaki gürültü, içeride cevaplamaktan kaçındığımız soruları duymamızı zorlaştırabilir.
Belki mesele kendimizi tamamen çözmek değildir.
Hatasız bir benlik inşa etmek, tüm davranışlarımızın kusursuz bir haritasını çıkarmak ya da kendimizle ilgili bütün sorulara cevap bulmak da değildir.
Belki mesele yalnızca, yabancı bir şehirde kaybolmuş bir gezginin merakıyla kendi içimizdeki tanıdık ama hâlâ keşfedilmemiş patikalara bakabilmektir.
Kendinize en son ne zaman bir başkasına duyduğunuz o cömert ve yargısız meraktan biraz ayırdınız?
Belki de kendimize sormamız gereken soru şudur:
“Başkalarını anlamak için harcadığım merakın ne kadarını kendime ayırıyorum?”
Kendi içimizdeki o uzak ülkeyi ziyaret etmek için dışarıdaki gürültünün tamamen dinmesini beklememiz gerekmeyebilir.
Belki de başlangıç, yalnızca bir an durup kendimize şu soruyu sormaktır:
“Şu an içimde gerçekten ne oluyor?”
Ve bu kez cevabı hemen düzeltmeye, açıklamaya ya da yargılamaya çalışmadan dinlemek.
Kaynakça
- Conte, H. R., Ratto, R., & Karasu, T. B. (1996). The Psychological Mindedness Scale: Factor structure and relationship to outcome of psychotherapy. Journal of Psychotherapy Practice and Research, 5(3), 250–259.
- Frith, C. D., & Frith, U. (2005). Theory of mind. Current Biology, 15(17), R644–R646. https://doi.org/10.1016/j.cub.2005.08.041
- Grant, A. M. (2001). Rethinking psychological mindedness: Metacognition, self-reflection, and insight. Behaviour Change, 18(1), 8–17. https://doi.org/10.1375/bech.18.1.8
- Hayes, S. C., Wilson, K. G., Gifford, E. V., Follette, V. M., & Strosahl, K. (1996). Experiential avoidance and behavioral disorders: A functional dimensional approach to diagnosis and treatment. Journal of Consulting and Clinical Psychology, 64(6), 1152–1168. https://doi.org/10.1037/0022-006X.64.6.1152
- Jones, E. E., & Nisbett, R. E. (1971). The actor and the observer: Divergent perceptions of the causes of behavior. General Learning Press.
- Mor, N., & Winquist, J. (2002). Self-focused attention and negative affect: A meta-analysis. Psychological Bulletin, 128(4), 638–662. https://doi.org/10.1037/0033-2909.128.4.638
- Neff, K. D. (2003). Self-compassion: An alternative conceptualization of a healthy attitude toward oneself. Self and Identity, 2(2), 85–101. https://doi.org/10.1080/15298860309032
- Raichle, M. E., MacLeod, A. M., Snyder, A. Z., Powers, W. J., Gusnard, D. A., & Shulman, G. L. (2001). A default mode of brain function. Proceedings of the National Academy of Sciences, 98(2), 676–682. https://doi.org/10.1073/pnas.98.2.676
- Silvia, P. J., & O’Brien, M. E. (2004). Self-awareness and constructive functioning: Revisiting “the human dilemma.” Journal of Social and Clinical Psychology, 23(4), 475–489.
- Swann, W. B., Jr. (1983). Self-verification: Bringing social reality into harmony with the self. In J. Suls & A. G. Greenwald (Eds.), Psychological perspectives on the self (Vol. 2, pp. 367–383). Lawrence Erlbaum Associates.


