Geçen ay çok sevdiğim bir dizinin finaliyle birlikte sanki geçmişime veda ettiğimi hissettim. Bilgisayarımı kapattığımda içim hüzünle doluydu. O an fark ettim ki bu duygu yalnızca bana ait değildi; aslında pek çok insan benzer hislerle karşılaşıyordu. Bazen zamanlama öyle denk geliyor ki, izlediğimiz dizilerdeki karakterlerle büyümüş oluyoruz. Bu nedenle bir dizinin finaliyle hissettiğim hüzün, yalnızca bir hikâyenin bitişiyle ilgili değildi. Asıl fark ettiğim şey, içimde beliren yoğun bir özlem duygusuydu. Özellikle son zamanlarda bu his daha belirgin hale geliyor; sanki yaş aldıkça geçmişe dönme isteği de artıyor. Belki de bu yüzden geçmişe dair anılar, bir gölge gibi peşimden geliyor. Geçmişe vedanın neden bu kadar acıttığını ve bu vedayı olgunlukla kabul etmenin nasıl bir güce dönüştüğünü anlamaya çalıştığım bu günlerde bunu sizinle de paylaşmak istedim.
Çocukluktaki Güven ve Özgürlük
Ergenliğin Sancılı ve Büyülü Dünyası
Ergenlik dönemine girişle birlikte ise yetişkinliğin ilk oyununu sahnelemeye başlarız. Gelecek önem kazanmaya başlar. Kim olduğumuzu anlamaya çalışırız ve bu süreç sancılı geçer. Bedenimiz gibi zihnimizde gelişmeye başlar. Olasılıklar öyle çoktur ki kafa karışıklığı yaşamak normalleşir. Ergenlik çağındaki biri büyük hayaller kurar. Dünya, gözünde sonsuz olasılıkları barındıran büyülü bir yer haline gelir. Bu dönemde kimlik karmaşası olsa da kişilik, bir oyun hamuru gibi şekilden şekle girer. Ergenlik dönemi; müzik grupları, kitaplar, dizi ve filmler içinde kaybolduğumuz bir dönem olur. Dünyamızı kendi zihnimizle büyütürüz. Herkes bize karşıymış gibi görünür, bizleri anlamalarını beklemeyiz. Her şeyi mümkün gördüğümüz bu döneme veda da can yakıcıdır; çünkü gelecek kaygısı, sorumluluklar ve seçilmemiş ihtimaller bu veda ile birlikte içimize yerleşir.
Yetişkinlikte Sorumluluk ve Varoluşsal Kaygı
Yetişkinliğe adım attığımızda ise dünya daha karanlık ve daha gerçekçi görünmeye başlar. Çocukken başkalarının bizim adımıza taşıdığı sorumlulukları artık kendimiz sırtlanırız. Hayaller daha netleşir; çünkü artık belirli kararlar almış ve bu kararların çerçevesinde bir hayat kurmaya başlamışızdır. Hata yapma özgürlüğümüz azalır, düşünce ve davranışlarımız daha kontrollü hâle gelir. Bu dönemde varoluşsal kaygı ile karşılaşırız; verdiğimiz kararların geri dönülemez olabileceğini ve hayatımızın iplerinin artık kendi elimizde olduğunu fark ederiz. Özgürlük arttıkça kaygının da artması bu nedenle kaçınılmazdır ve bu durum patolojik değil, yaşamın doğal bir parçasıdır. Tüm bunlar gerçekleşirken bir yandan da geçmişe dönme düşüncesiyle çevreleniriz ancak bu mümkün olmadığı için acı verici bir durum içinde kalırız. Geçmişe veda etmenin bu kadar acı vermesinin nedeni ise beynin geçişleri bir tehdit olarak algılamasıdır; tanıdık olan güvenli, belirsiz olan ise tehlikelidir. Bu algı kaygıyı tetikler ve kaygıdan kaçınmak için güvenli alanımızdan çıkmakta zorlanırız. Oysa güvenli alan bir süre sonra bizi sıkıştırmaya başlar; rahatsızlık hissederiz ama nedenini fark etmek güçleşir. Bu yüzden çoğu zaman tanıdığımız acıyı, tanımadığımız ihtimale tercih ederiz.
Olgunlukla Gelen Kabul ve Süreklilik
Büyümek, geçmişi tamamen geride bırakmak anlamına gelmez. Çocukluk ve gençlik dönemleri sona erse de izleri yetişkinlikte de varlığını sürdürür. Asıl olan, bu izlere tutunmak ya da onlardan kaçmak değil; onları hayatımızın birer parçası hâline getirebilmektir. Böylelikle olgun bir kabul ile kucakladıklarımız, bize engel olmak yerine destek olur. Olgunluk, geçmişe duyulan özlemi bastırmak değil; o özlemin varlığını kabul ederek yolumuza devam edebilmektir. Vedalarla yaşamayı öğrenmek de tam olarak bu noktada başlar. Çocukluğun sunduğu güven ve gençliğin taşıdığı umut, yetişkinlikte aldığımız sorumlulukların ve bize dair olan pek çok şeyin zeminini oluşturur. Bu dönemler birbirini dışlamaz; aksine birbirini tamamlar. Hayat, tek bir dönemde takılı kalmak değil, değişime rağmen sürekliliği koruyabilmektir. Geçmişe saygı duyarak ama ona hapsolmadan ilerleyebilmek, belki de yetişkinliğin en sessiz ama en güçlü kazanımıdır. Çünkü gerçek güç, her vedada eksilmekten değil; her geçişte kendimizi yeniden taşıyabilmekten doğar.


