Cuma, Şubat 20, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Bir Taşla Kendin Olmak: Sisyphos’un Varoluş Sanatı

Albert Camus’ün Sisyphos miti ışığında, kendin olmayı seçmenin psikolojik ve varoluşçu boyutu üzerine derinlikli bir perspektif sunan bu yazı, bireyin kendi hikayesini yazma yolculuğunu ele alıyor.

“Hiç başkalarının itirazlarına rağmen sadece kendiniz için aldığınız bir karar oldu mu?” Liseden sonra bir üniversite mülakatında bu sorulduğunda, içimde bir anda bir ışık yanmıştı. Bir dönüm noktasında olduğumu hissediyordum; içim kıpır kıpırdı ve artık bir şeylerin değişme zamanı gelmişti. Yaşadığım şehrin, okumak istediğim bölümün, çevremin ve en önemlisi de kendimin değişmesi gerekiyordu.

Bu soruyu kendime sormadan da kendimdim; ancak hikayemi yalnızca mantıklı seçimler yapan, bana dayatılan fikirlere ve düzene öncelik veren ve kendi isteklerini arka plana atan biri olarak sürdürmek istemiyordum. Kim olmak istediğime artık kendim karar vermek istiyordum. Ve ne fark ettim biliyor musunuz? Aslında kendin olmak tek bir kimliğe ya da bir seçime indirgenemez. Kendin olmak, birçok kimlik ve seçimle zaman içinde inşa edilir. Herkesin zihninde bizimle ilgili yazdığı bir hikaye vardır; fakat biz, bu hikayeler arasından yalnızca ait hissettiklerimizi seçmekte özgürüz. Ne var ki, bu özgürlük kolay değildir ve beraberinde büyük bir sorumluluk da getirir. Çoğu zaman, tıpkı Sisyphos gibi, büyük bir taşı yokuş yukarı iterken buluruz kendimizi.

Gelin, kendin olmayı seçmenin beraberinde getirdiği bu özgürlük ve yük duygusunu, Albert Camus’ün Sisyphos anlatısı üzerinden birlikte düşünelim.

Sisyphos’un Hikayesi

Korinth Kralı Sisyphos Yunan mitolojisinde, ölümü ve tanrıları iki kez aldatan kişi olarak bilinir. İlkinde, Zeus’un kızı Aigina’yı kaçırır. Bunun üzerine Zeus ona, ölüm meleği Thanatos’u gönderir. Ancak Sisyphos, Thanatos’u kandırarak zincire vurdurur ve ölümden kaçar. İkinci ölümünde Sisyphus, karısına kendisi için cenaze töreni yapmamasını söyler. Bu sayede yeraltı dünyasında bu durumu gerekçe göstererek Hades ve Persephone’yi, dünyaya geri dönmesine izin vermeleri için ikna eder. Ölümü ikinci kez atlatır.

Ancak üçüncü ölümünde tanrılardan kaçamaz. Yeraltı dünyasında, sonsuza dek büyük bir taşı bir tepenin zirvesine taşımaya, taşın her seferinde geri yuvarlanmasına mahkûm edilir. Bu ceza, aynı zamanda onun bitmeyen varoluşunun simgesidir.

Peki bu sonuca göre Sisyphos sizce gerçekten kendi olmayı seçebilmiş ve böylece otantik bir hayat yaşamayı başarmış mı? Tanrıların gözünde bir suçluyken aslında haklılık payı var mı? Gelin Varoluşçu bakış açısıyla değerlendirelim.

Varoluşçuluk ve Temel İlkeler

Varoluşçuluğun ne olduğunu anlamak, yapacağımız analizi kavramak için önemlidir. Varoluşçuluk; eylem ve sonuçlara odaklanan, insanın hayatının anlamını kendi seçimleriyle oluşturduğunu savunan hem felsefi hem de psikolojik bir yaklaşımdır. Bu bakış açısına göre kendin olmak:

(a) Bir seçim yapmaktır, (b) O seçimin uğruna diğer olasılıklardan vazgeçmektir, (c) Ve seçiminin sorumluluğunu üstlenmektir.

Jean Paul Sartre’nin de söylediği gibi: “İnsan, kendi seçimlerinin toplamıdır” (“I am my choices”). Aslında her gün, her saat hatta her saniye yeni seçimler yaparız. Sağa mı sola mı yürüyeceğimize karar vermek kadar basit görünen seçimler bile buna dahildir. Ancak bu seçimler ve özgürlük, beraberinde bir varoluşsal anksiyeteyi de getirir. İnsan Heidegger’in ifadesiyle “bu dünyaya fırlatılmıştır” (thrown-ness). Sartre’ye göre ise “özgürlüğe mahkûmdur”. Yani seçim yapmamak bile başlı başına bir seçim yapmaktır.

Varoluşçu Psikoterapist Irvin D. Yalom ise bu temel anksiyetenin 4 varoluşsal kaynaktan beslendiğini öne sürer:

  1. Ölüm: Yaşamın geçiciliği ile kaçınılmaz sonla yüzleşme gerçeği.

  2. Özgürlük: Hayatımızın sorumluluğunun tamamen bize ait olması.

  3. İzolasyon: İnsanlarla bağ kursak bile varoluşsal olarak temelde yalnız olmamız.

  4. Anlamsızlık: Hayatın kendiliğinden bir anlam sunmaması ve anlamın bizim yaratmak zorunda oluşumuz.

Varoluşçu Bakış Açısından Sisyphos

1) Sisyphos ve Ölüm Sisyphos ölümle defalarca yüzleşir ve onun yaşamla birlikte var olduğunu bilir. Ancak her canlıda olduğu gibi onda da bir ölüm anksiyetesi tetiklenir. Bu anksiyeteyle, diğerlerinden farklı olarak, ölüme ve tanrılara boyun eğmek yerine yaşamı seçer ve ona dört kolla sarılır.

2) Sisyphos ve Özgürlük Sisyphos’u diğer insanlardan ayıran şey, kendi seçim özgürlüğünün ve bu özgürlüğün bedelinin farkında olmasıdır. İnsanların ve tanrıların ona biçtiği kaderden kaçmayı seçer (a). Bunun uğruna toplumsal ve kutsal değerleri feda eder (b). Ve en sonunda bu seçimin sorumluluğunu aldığı ceza ile üstlenir (c).

3) Sisyphos ve İzolasyon Cezası onu yalnızlığa mahkûm etse de, Sisyphos bu yalnızlığı kendi seçiminin bir sonucu olarak yaşar. Sevdikleriyle geçirdiği zamanı ve kendi olmayı seçmiş olmanın bilincini, taşı sonsuza dek yukarı iterken hem kendisine hem de tanrılara hatırlatır.

4) Sisyphos ve Anlamsızlık Taşın durmadan yukarı itilip geri yuvarlanması anlamsız görünebilir. Ancak Sisyphos, bu eyleme kendi hikâyesiyle anlam katar. Kendi olmayı seçtiği için taşı iter ve o seçiminin sorumluluğunu üstlenir. Anksiyetesini de özgürlüğünü de kendine özgü bir biçimde yaşayarak psikolojik dayanıklılık kapasitesini arttırır.

Kendi Varoluş Sanatını Gerçekleştirmek

İlk bakışta Sisyphos her ne kadar hatalı ve anlamsız bir hayat sürüyor gibi gözükse de, varoluşçu açıdan bakıldığında aslında kendine göre haklı ve anlamlı bir hayat sürdüğü söylenebilir. Başkalarının onun adına yazdığı hikayeyi kenara bırakmış, seçiminin getirdiği özgürlüğü ve sorumluluğu üstlenmiştir. Sisyphos’a güç ve motivasyon veren şey, taşı zirveye ulaştırmak değil, onu yuvarlama sürecinin ta kendisidir. Her tekrar, kendi seçimini hatırlamasını sağlar ve en zor koşullarda bile yaşadığını hissettirir. Bu onun varoluşunun sanatıdır aslında, çünkü o büyük taşı her yuvarlayışında kendini seçtiğini anımsar. Bu da ona motivasyon verir ve psikolojik dayanıklılığını besler.

Bizim içinse bu, kendin olmanın kolay olmadığını hatırlatır. Farkında olmadan zaten bir sürü seçim yaparız. Önemli olan, farkında olarak da seçim yapmak ve bu seçimlerin sorumluluğunu üstlenebilmektir. Her adım, bilinçli bir seçimle kendi hayatımızı inşa etmek, zorluklar karşısında bile kendimiz olarak kalabilmekle ilgilidir.

Seçimlerimiz ne başkasına ne de kendimize ciddi bir zarar vermediği sürece, omuzladığımız ağır taş, kader değil, bilinçli bir yolculuk hâline gelir. Böylece „bir taşla kendimiz olmayı“ seçer ve kendi „varoluş sanatımızı“ gerçekleştiririz.

Evin Yalçın
Evin Yalçın
Evin Yalçın, Haziran 2025’te İzmir Ekonomi Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden mezun olmuştur. Balçova Psikoloji Uygulama ve Araştırma Merkezi’ndeki stajı, Klinik Psikolojiye ve özellikle Bilişsel Davranışçı Terapi ile Varoluşçu Terapiye ilgisini derinleştirmiştir. Ayrıca Beck Enstitüsü tarafından sunulan kısa süreli eğitimlerle Bilişsel Davranışçı Terapi alanındaki bilgisini pekiştirmektedir. Almanya’da büyüyen Evin Yalçın, farklı kültürlerin insan deneyimlerine kattığı zenginlikten ilham alır ve Sosyal Psikoloji alanına da ilgi duyar. Yazma tutkusunu evinsdiary adlı Instagram sayfasında psikoloji temalı paylaşımlarla sürdürmekte; Psychology Times’ta ise duygulara dokunan ve farkındalık yaratan yazılar kaleme almayı amaçlamaktadır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar