Modern dünyada hepimiz yalnızlığı farklı şekillerde tanımlıyoruz. Kimimiz “kalabalıklar içinde yalnızım” gibi edebi söylemlerle ifade ederken kimimiz ise bazı fenomenleşmiş karakterlerle kendimizi benzeştirebiliyoruz. Son zamanlarda sosyal medyada popüler olmuş bir çok figür bulunmakta; bu figürlerden bazıları yıllar önce çekilmiş bir belgeselden bir sahne ile popüler olmuşken bazısı rastgele bir sosyal medya kullanıcısının paylaştığı video sayesinde ünlü oldu. Peki, neden şimdi? Yıllar önce çekilen o belgesel kareleri neden bugün ekranlarımıza “yüzyılın ruh hali” olarak düştü? Neden sıradan bir tavuğun ya da yalnız bir maymunun hikayesine bu kadar derin anlamlar yükleme ihtiyacı duyduk? Aslında cevap çok basit ama bir o kadar da içten: Onları anlamak istedik çünkü kendimizi anlatacak kelimeleri onlarda bulduk. Neden hepimiz bir anda “O dağa yürüyen penguen benim” ya da “Ben de Wilson gibi rotasızım” demeye başladık? Sürünün geri kalanı denize, yani güvenli ve alışılmış olana doğru koşarken; rotasını dağlara, yani bilinmeze kıran o penguende bizi cezbeden neydi? Ya da Punch’ın o kimsesiz ama vakur duruşunda neden kendi içsel yalnızlığımızın aynasını gördük? Farklı olanı, dışlanmış olanı ya da sadece “başka bir yöne gitmek isteyeni” neden kendimizle bu kadar yoğun bir şekilde özdeşleştirdik? Belki de her gün maskelerle dolaştığımız bu modern dünyada, “aykırı” olmanın o hem korkutan hem de dayanılmaz derecede hafifleten duygusunu, bu üç sessiz kahraman üzerinden itiraf etmek istedik. Peki hepimiz gerçekten farklı olan mıyız?
Görünmez Bir Bağ: Neden Hepimiz O Sürüden Ayrılan Pengueniz?
Werner Herzog’un kamerasından izlediğimiz o meşhur sahnede, yüzlerce penguen denize; yaşamın ve yemeğin olduğu yere paytak adımlarla ilerlerken bir penguen durup arkasına son bir kez bakıp yönünü uçsuz bucaksız bilinmezliğe dağlara doğru çevirerek sürünün tam tersi yönünde ilerlemeye başlar. Bilimsel açıdan bu bir “yön şaşırması” veya biyolojik bir hata olabilir; ama biz insanlar için bu, dünyanın en hüzünlü ve en asil isyanıdır. Neden o penguende kendimizi görüyoruz? Çünkü hepimiz hayatımızın bir noktasında o sürünün içinde hissediyoruz kendimizi. Herkesin aynı okullara gittiği, aynı kariyerlerin peşinden koştuğu ve yorulduğu, aynı cümlelerle güldüğü bir noktada herkesin aynılaştığı o devasa koloninin içinde; bazen sadece durup dağlara bakmak istiyoruz. Farklı olmayı seçmek, sanıldığı gibi her zaman “havalı” bir duruş değildir. Sürüden ayrılmak; belirsizliği, yalnızlığı ve güvenli limanları terk etmeyi göze almaktır. Penguenin o dağlara gidişi bizi neden bu kadar etkiledi?
Çünkü o, bizim her gün vermeye korktuğumuz o “zor kararı” sessizce, hiç kimseye bir açıklama yapmadan verdi. Bize gelince bu zor kararı veremediğimiz ve o yolu seçememenin verdiği buruklukla hissettiğimizi yapan o penguene “ben aslında oyum” demek daha iç dünyamızı bir şekilde ifade edebileceğimiz bir zeminde tutmamızı sağladı. Aslında o penguen bizim hayır diyemediğimiz her şeyin bir toplamı olarak karşımıza çıkıyor. Bize uymayan bir ilişkiye “tamam” demek yerine arkamızı dönüp gitmek, herkesin alkışladığı bir başarıyı, bizi mutlu etmediği için terk etmek, yalnız kalma pahasına sırf sürüye uymak için kendimizden ödün vermemek.
Wilson! Lo Siento…
Bize bir başka duygu ile baş başa bırakan diğer video ise selin ortasında kalmış bir tahta parçasıyla bilinmezliğe sürüklenen Wilson ve arkadaki hüzünlü ses oldu. Penguenden farklı olarak Wilson bu rotayı seçmemişti ve seçmediği bir felaketin ortasında yalnızca akıntıyla sürükleniyordu. Bu bizim de zaman zaman hissettiğimiz “hayatın akışına kapılıp gitme” halini simgeledi. Wilson da bu felaketin ortasında elinde kalan tek şeye bir tahta parçasına tutunup hayatta kalmaya çalışıyordu. Modern dünyada bazen ne kadar çabalarsak çabalayalım, bir “selin” bizi sürüklediğini hissederiz. Wilson, o tahtanın üzerinde ne kadar mağrur duruyorsa, biz de hayatın kaosu içinde bazen sadece “durmaya” çalışıyoruz. Aslında sadece kontrolü kaybetmenin ve bazı şeylerin elimizde olmamasının verdiği hüznü de içeriyor.
Sadece Sevilmek İstedi: Annesi Tarafından Terk Edilen Maymun Punch
Lin Pesto’nun o melankolik tınısı kulağımızda dönerken, bir peluşa sımsıkı sarılmış Punch’ın görüntüsü ekranlarımıza düştüğünde aslında içimizde bir yerlerde büyük bir zıtlık çarpıştı. Penguen ve Wilson bize bir şekilde “aykırı” olmanın, sürüden kopup gitmenin o havalı ya da trajik ama bir o kadar da bireysel hikayesini anlatmıştı. Ancak Punch’ın durumu çok başkaydı. O, diğerlerinin aksine sürüden kendi isteğiyle ayrılmadı ya da bir sele kapılmadı; o, sürünün içinde kalmak, bir elden tutulmak ve en çok da “kabul görmek” istiyordu.
Neden bir yandan o özgür ruhlu penguen olduğumuzu iddia ederken, diğer yandan Punch’ın o kimsesiz bakışlarında kendimizi buluyoruz? Çünkü insan ruhu devasa bir paradokstan ibaret. Bir yanımız her şeyi arkasında bırakıp gitmek isteyen o cesur “yabancı” iken, diğer yanımız bir peluşun cansız sıcaklığında bile şefkat arayan, sadece sevilmek isteyen o “yalnız çocuk”. Punch’ın annesizliğinde ve o yapay şefkate tutunuşunda gördüğümüz şey, aslında modern insanın en büyük açlığı: Onaylanma ve ait hissetme ihtiyacı. Diğerleri “farklı” olmanın bedelini öderken, Punch bize “farklı” kalmanın değil, “istenmeyen” olmanın o ağır sızısını hatırlattı. Hepimiz bazen o maymunuz; çünkü ne kadar uzağa yürürsek yürüyelim ya da ne kadar büyük sellerde savrulsak da günün sonunda hepimiz sadece bir yere, bir kalbe veya bir gruba dahil olmanın o iyileştirici sıcaklığını arıyoruz.
İçimizde üç Mevsim
Günün sonunda başımızı yastığımıza koyduğumuzda; içimizden bir parça bulunduğu yerden gitmek isterken, bir parça nereye gideceğini bilemiyor. Diğer parçamız ise sadece ait olmak, kabul görmek, sevilmek ve onaylanmak için içinde bir umut taşıyor; bu umut ise bizi yaşamın akışında tutuyor. İyileşme tam da burada başlıyor. Farklı olmak istemek; hayatın ve bizim içimizde hep yaşayacak fakat kendimizi gerçekleştirme yolunda hepimiz bunu farklı yöntemlerle yapacağız: Bazen ait olmadığımız, var olamadığımız yerden giderek; bazen rotamızı bile bilmeden sadece yolda olmak isteyip “nereye gittiğini bilmemenin özgürlüğünü” tadarak; bazen de kabul görmek için savaşarak ve umudumuzu yitirmeyerek… Çünkü sonuçta hepimiz aynı gökyüzünün altında; hem kendi dağına yürümek isteyen o penguen hem de bir kalpte bulunmak isteyen o küçük maymunuz.



Eline emeğine yüreğine sağlık yerinde bi köşe yazın olmuş. Yolun şansın bahtın açık başarıların daim olsun ablacığım.