İnsan çoğu zaman kendini, bir yere ait hissettiği sürece var olur gibi yaşar. Ancak büyüdükçe şu soru sessizce belirir: Ait olduğum yerler beni gerçekten ben yapıyor mu, yoksa benliğim bu aidiyetler içinde mi eriyor? İnsan, kendini tanımaya çoğu zaman bir yere ait olarak başlar ancak gelişim süreci ilerledikçe, bu aidiyetlerin benliği ne kadar temsil ettiği sorgulanmaya başlar. “Ben kimim?” sorusu, ilk kez ergenlik döneminde bireyde güçlü bir yankı bulmaya başlar. Çocuklukta birey, kendisini çoğunlukla ait olduğu aile ve kendisine atfedilen roller üzerinden tanımlar. Ergenliğe geçişle birlikte ise çocukluktan yetişkinliğe uzanan bir eşikte durur ve kendini tanıma sorumluluğunu yavaş yavaş üstlenir. Bu noktada benlik, yalnızca ilişkiler aracılığıyla değil, bireyin kendisi üzerinden de inşa edilmeye çalışılır.
Bu geçişle birlikte aidiyetin anlamı da dönüşür. Artık yalnızca sosyal bir ihtiyaç olmaktan çıkar; kimliğin inşa sürecinde belirleyici bir araç hâline gelir. Birey, ait olduğu yerler ve gruplar aracılığıyla kim olduğunu anlamaya çalışırken, içsel olarak temel bir soruyla karşılaşır: Ait olmadan da ben olmak mümkün müdür?
Ergenlikte Kimlik ve Aidiyetin Gerilimi
Ergenlik, yalnızca bedensel değişimlerin değil, benliğin yeniden yapılandığı psikolojik dönüşümlerin de yaşandığı bir gelişim evresidir. Erik Erikson’un psikososyal gelişim kuramında bu dönem, kimlik karmaşası evresi olarak tanımlanır. Birey bu aşamada, kendisiyle ilgili bir bütünlük oluşturabilmek adına farklı roller, değerler ve aidiyetler arasında denemeler yapar (Erikson, 1968). Bu süreçte ergen, bir yandan kendini farklılaştırma ve özgünleşme ihtiyacı taşırken, diğer yandan ait olma arzusunu yoğun biçimde deneyimler. Modern dünyada bireyselliğin yüceltilmesi ile sosyal kabul beklentisi arasındaki çelişki, bu gerilimi daha da görünür kılar. “Kendin ol” çağrıları ile “bir yere ait ol” beklentileri arasında kalan ergen, çoğu zaman aynı soruyla baş başa kalır: Kendim gibi davranırsam dışarıda kalır mıyım?
Karar verme ve dürtü kontrolüyle ilişkili prefrontal korteksin henüz gelişim aşamasında olması, kimlik ile aidiyet arasında dengeli bir ilişki kurmayı zorlaştırabilir. Bu nedenle ergen, ait olduğunu hissettiği alanlarda kendisi olamadığını düşündüğünde ya da dışlanma riski algıladığında, bu deneyim içsel bir çatışmaya dönüşebilir. Aidiyet, bu noktada destekleyici bir zemin olmaktan çıkıp kimliği sınayan bir ölçüt hâline gelebilir. Bu nedenle ergenlikte kimlik ve aidiyetin kesişimi, yalnızca bir arayış süreci değil; benliğin sınırlarının öğrenildiği kritik bir eşiktir. Bu gerilim, bireyin ilerleyen yaşamında kuracağı aidiyetlerin niteliğini belirleyen sessiz bir prova gibidir (Kağıtçıbaşı, 2007; 2010).
Geçici Aidiyetler ve Benliğin Şekillenmesi
Kimlik ve aidiyet arasındaki gerilim, bireyi farklı gruplara, görüşlere ve ilişkilere yöneltirken benliğin inşasında önemli bir işlev görür. Bu aidiyetler deneme yoluyla kişinin kendini tanımasına olanak sağlar; geçici olmaları ise işlevsiz oldukları anlamına gelmez. Örneğin bir ergen, sosyal çevresinde kabul görebilmek için kendisini belirli bir görüşle ya da yaşam tarzıyla özdeşleştirebilir. Bu duruşu savunur, buna dair içerikler paylaşır, eleştirildiğinde hızla karşılık verir. Ancak bazen bir noktadan sonra bu paylaşımları sessizce silmeye başlayabilir. Görüşünden vazgeçtiği için değil; o görüşü savunurken kendisini giderek daha az “kendisi gibi” hissettiğini fark ettiği için. Bu geri çekilme çoğu zaman çevre tarafından tutarsızlık olarak okunur. Oysa ergen için bu aidiyet, benliği genişletmek yerine daraltmaya başladığında, bu deneyimi geride bırakmak bir kayıp değil; bir farkındalık göstergesidir.
James Marcia’nın kimlik statüleri modelinde tanımlanan moratoryum, bireyin kalıcı bağlanmalar geliştirmeden önce farklı kimlik ve aidiyetleri denediği bu evreye işaret eder (Marcia, 1980). Bu evrede ergen, neye ait olmak istediğini anladığı kadar, neye ait hissetmediğini de fark etmeye başlar. Kağıtçıbaşı’nın özerk-ilişkisel benlik yaklaşımı da bireyin hem ilişkisel bağlarını koruyarak hem de özerk bir benlik geliştirebileceğini vurgular (Kağıtçıbaşı, 2010).
Yetişkinliğe Geçerken: Aidiyet Yeniden Tanımlanır mı?
Yetişkinliğe geçişle birlikte aidiyet, bir kabul arayışından çok bilinçli bir seçime dönüşür. Ergenlikte birey, kimliğini büyük ölçüde kabul edilme ve reddedilme deneyimleri üzerinden sınarken; yetişkinlikte bu deneyimlerin bedelini daha net fark etmeye başlar. Sürekli uyum sağlama, onay arama ya da benliği bastırma çabası, zamanla ne kadar sürdürülebilir olduğu sorgulanan bir yük hâline gelir. “Olması beklenen” ile “olunan” arasındaki mesafe açıldıkça, birey bu uyumsuzluğu taşımakta zorlanmaya başlar.
Self-determinasyon kuramı, psikolojik iyilik hâlinin özerklik, yeterlik ve ilişkisellik ihtiyaçlarının birlikte karşılanmasına bağlı olduğunu vurgular (Deci & Ryan, 2000). Bu ihtiyaçlardan biri uzun süre ihlal edildiğinde, yetişkin birey aidiyeti korumaktan çok benliği korumaya yönelir. Bu eşik aşıldığında soru değişir: Ait kalmak mı, ben kalmak mı? Yetişkin birey bu soruyu sormaya, aidiyetin artık benliği destekleyen bir zemin olmaktan çıkıp onu aşındırdığını fark ettiği noktada başlar. Bu nedenle aidiyet terk edilmez; yeniden tanımlanır. Yetişkinlik, aidiyeti çoğaltmaktan çok, ben kalınabilen yerlerde durma cesareti geliştikçe olgunlaşır.
Sonuç olarak kimlik, yaşam boyunca kurulan aidiyetlerin toplamı değildir; bu aidiyetlerle kurulan ilişkinin niteliğiyle şekillenir. Ergenlikte kabul görme ihtiyacıyla esnetilen benlik, yetişkinlikte sınırlarını daha net hissetmeye başlar. Bu farkındalık, bireyi ait olmaktan vazgeçirmeye değil, ait olduğu yerleri yeniden seçmeye yöneltir çünkü kimlik, bir yere tutunarak değil; kendini kaybetmeden tutunabilmeyi mümkün kılan bağlar içinde gelişir. Psikososyal gelişim süreci göstermektedir ki aidiyet, benliği bastırdığı yerde değil; benliğe alan açtığı yerde iyileştiricidir.
Kaynakça
-
Arnett, J. J. (2000). Emerging adulthood: A theory of development from the late teens through the twenties. American Psychologist, 55(5), 469–480.
-
Baumeister, R. F., & Leary, M. R. (1995). The need to belong: Desire for interpersonal attachments as a fundamental human motivation. Psychological Bulletin, 117(3), 497–529.
-
Deci, E. L., & Ryan, R. M. (2000). The “what” and “why” of goal pursuits: Human needs and the self-determination of behavior. Psychological Inquiry, 11(4), 227–268.
-
Erikson, E. H. (1968). Identity: Youth and crisis. New York, NY: W. W. Norton & Company.
-
Kağıtçıbaşı, Ç. (2007). Benlik, aile ve insan gelişimi: Kültürel psikoloji. İstanbul: Koç Üniversitesi Yayınları.
-
Marcia, J. E. (1980). Identity in adolescence. In J. Adelson (Ed.), Handbook of adolescent psychology (pp. 159–187). New York, NY: Wiley.



Çok güzel bir yazı olmuş. Keyifle okudum teşekkürler
Tebrikler Selin Hanım, biz ebeveyler için çocuklarımızı daha iyi anlayabilmemiz adına fazlasıyla yararlanabileceğimiz bir yazı🙏👍🏻